Ana Sayfa / 

İzmir’in öncelikleri

14.7.2017
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

İTO Başkanı Ekrem Demirtaş, geçtiğimiz hafta Burhan Özfatura döneminde Karayollarının (TCK) Alsancak’ta yaptığı viyadük ayaklarının yıkılmasını dile getirdi. Basında Demirtaş’ı destekleyen yazılar çıktı. Ben de Sabri Erbakan TCK Genel Müdürü iken konuyu kendisine aktarmış, Karayolları bürokratlarına kamu zararı çıkacağı kaygısıyla böyle bir girişimden kaçındıklarını öğrenmiştim.

Şunu da anımsatayım: Başbakan Sayın Binali Yıldırım’ın Ulaştırma Bakanlığı döneminde, viyadüklerin bir kolu limana indirilirken, söz verilmiş olmasına rağmen, Kordon’a inenlere dokunulmadı. Bırakın dokunmayı, hantal bir şekilde duran dev ayakların çevresini çiçeklendirmek isteyen Büyükşehir Belediyesine yakın zamana kadar izin verilmediğini biliyorum.

Olayın özü
Bugün viyadük ayaklarının çirkinliğinden söz ediliyor. Ya bir de o viyadükler üzerinden Kordon’a inen bir otoyol yapılsa idi. Teknik meslek odalarımızın ve baronun karşı çıkışları olmasa, Kordon’da hemşerilerimizin mutlu anlar yaşadığı bir alan yerine Atatürk heykeline kadar 3 şeritli, denizden bir metre yukarıda 50 metre genişliğinde bir otoyol olacaktı. Neyse Ahmet Piriştina Başkan oldu da bu felaketten kurtulduk.

Kentlerin geleceğini kirleten girişimler yalnız İzmir’de değil ülke çapında da yaşanıyor.1980 darbesinden sonra, yerel yönetimlerin yetkileri artırılıyor görünümü altında Ankara’ya büyük yetkiler tanıyan mevzuat değişiklikleri yapıldı. İstanbul’da İnönü stadının arkasındaki Gökkafes, Dolmabahçe Sarayının arkasına yapılan Swiss Otel, Ankara’dan gelen “fetvalar” ile yapılan müdahalelerin ilk örnekleridir. İzmir’de de, “kazıklı yol” olarak eleştirdiğimiz Kordon’a “otoyol” projesi bu müdahaleci anlayışın bir ürünüdür.   

Bu müdahaleci özü, siyasi iktidarların “ben yaptım oldu” anlayışını eleştirmeden kentlerin kirlenmesinin önünü almak çok zor. Bunu kavrayan ender köşe yazarlarından olan Durmuş Odabaşı dostumuz “Egeli Haber Türk” gazetesindeki 13 Temmuz 2017 tarihli “Yerel Yönetimimi İstiyorum” başlıklı yazısında şöyle yazmış:

“Geldiğimiz noktada, adı ‘büyük’ belediyeler, kentin imar planına bile hakim değiller. Bir park yapımını, bir yol açımını dahi Ankara’ya onaylatmak durumunda. Hele sit alan, tarihi eser kararı tamamen inisiyatif dışı. Her şeyi Ankara biliyor... Tek dereceli ve ismen seçilmiş belediye başkanları, etkisiz, yetkisiz birer memur gibi...”

Aziz Kocaoğlu’nun haklı çıkışı
Aziz Başkanın 11 Temmuz 2017 tarihli İBB Meclis toplantısında yaptığı önemli konuşmayı da bu perspektifle değerlendirmeli. Başkan Kocaoğlu, TOKİ marifetiyle merkezi yönetimin İzmir’e yaptığı olumsuz müdahaleleri örnekleriyle anlattıktan sonra sözlerini şöyle bağladı:

“İzmir'i, dünyanın en güzel kenti İstanbul'un düştüğü duruma düşürmek istemiyoruz. Kent rantı peşinde değiliz. Kamu arsasını satma peşinde değiliz. Yani kenti satma peşinde değiliz. Biz yaşanacak bir kent yaratmak istiyoruz. Mücadelemiz budur.”

Aziz Kocaoğlu’nun konuşmasında sözünü ettiği yerler o kadar çok ki! Hangi birini sıralasak? Karayollarının Bornova’daki arazisini konut yapımı için satılması… Bayraklı’da tünel girişine yakın 100 dönümlük İBB arazisini mera diye gasp ettikten sonra orasının TCK’ya verilerek AVM yapmak üzere özelleştirilmesi …  Karşıyaka’da imar planlarında yeşil alan ve spor sahası olarak görülen fuar alanının yarısı büyüklükteki arsaların TOKİ ve İller Bankası marifeti ile kişilere peşkeş çekilmesi…

“Egedesonsöz” sitesinde Fatih Yapar, 12 Temmuz 2017 tarihli “Kocaoğlu’nun çıkışının arka planında ne var?” başlıklı yazısında konuyu çok iyi toparlamış. Okumanızı öneririm.

Dileğim odur ki, İzmir’deki çirkinliklerin giderilmesini isteyenler, Başkan Kocaoğlu ile birlikte Ankara’nın yarattığı imar kirliliklerine karşı çıksınlar.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Yazarlar