Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Kışlalı: “Münbiç yerine, Sincar’a mı?”

23.3.2018
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Duayen gazeteci M. Ali Kışlalı, GÖZLEM’in Afrin başta Türkiye gündeminin ilk sıralarında yer alan konular ile ilgili sorularını cevapladı. İşte görüşleri…

GÖZLEM – Afrin operasyonu, “Esad güçlerinin elinde olan” Güney bölümü hariç, tamamlandı ve Türk Silahlı Kuvvetleri Afrin kent merkezine Türk Bayrağını dikti. Harekatın bu “başarılı geçen” bölümü hakkında yorumunuz?..

Anlaşılan o ki, o bölgede Rusya ve ABD kendilerine ait bir kuvvet de bırakmadığı için, yani dolaylı olarak onay verdikleri için Afrin kararlılıkla alındı. Teröristler de malzemeleri bırakıp kaçmak zorunda kaldılar. Bunda, geçirdiği bunca badireye rağmen TSK'nın başarısını gözardı etmemek lazım.

GÖZLEM – Bundan sonra ne olabilir; ABD’lilerin hakimiyetinde olan Münbiç mi, yoksa Esad’ın güney bölgesine hakim olduğu İdlip mi hedef alınabilir?

Bundan sonraki hedefin Münbiç olacağını hem Tayyip Erdoğan, hem de diğer yetkililer bir kaç defa açıkladı. Ancak ABD de Münbiç'i terketmeyeceğini açıkladı. Son gelen işaretler, Erdoğan'a yakın kaynakların da ifade ettikleri, Münbiç'te ABD ile karşı karşıya gelmekten kaçınılacağı, "diplomatik" yöntemlerin devreye sokulacağı yönünde. Erdoğan siyasal olarak da bir başarısızlığı göze alamayacaktır.

GÖZLEM – ABD’de Dışişleri Bakanı’nı ile CIA Başkanı’nın değişmesi (CIA Başkanı Dışişleri Bakanı oldu) ki, ikisi de “şahin” olarak tanınıyorlar ve “PKK’ya, PYD’ye sempati ile baktıkları, Türkiye’yi pek sevmedikleri, İran’ı ise öncelikli düşman gördükleri” bugüne kadar ki tutum ve söylemlerinden belli. Bu atamalar, Kuzey Suriye’deki “gerilimli” ABD – Türkiye ilişkilerine ne yönde tesir edebilir, görüşünüz?

Türkiye'nin bu aşamada, Afrin sürecindeki kadar rahat ve geniş kapsamlı bir harekat veya yaklaşım sergilemesi artık kolay gözükmüyor. Bu atamalar da gösteriyor ki Trump, iç siyasette de sıkışmasının etkisiyle, Suriye'de daha "şahin" bir yaklaşım sergileyecek. Türkiye'nin bu kapsamda hareket alanı daralacak.

GÖZLEM – Nitekim Afrin kent merkezine bayrak dikmemizden sonra, ABD Dışişleri ve Savunma bakanlıklarından, Pentagon’dan art arda açıklamalar geldi; “Münbiç’teyiz, çıkmayacağız. Türkiye Afrin’de dikkati olmalı, bazı duyumlar bu açıklamayı gerektirdi. İnsani konularda hassas olmalılar” şeklinde özetlenecek. Türkiye’den gerekli cevaplar verildi ama, anlaşılıyor ki, ABD, “Türk askerinin siviller konusunda çok dikkatli ve hassas davranmasına rağmen”, gerilimi tırmandıracak; sizce bu tablodan “nasıl bir gelecek” çıkar?

Bence Erdoğan'ın politikasını oluşturmakta, ABD ile ilişkiler ve ABD'nin takınacağı tutum önemli bir rol oynayacak gibi gözüküyor. Türkiye'nin Münbiç'te diplomatik yöntemleri denerken, askeri faaliyetleri Kuzey Irak'a kaydıracağı anlaşıldı. Hafta içinde önce Erdoğan "Merkezi (Irak) yönetimine söyledik. İkinci bir Kandil ihdas ediliyor. Neresi o ikinci Kandil? Sincar. Eğer halledecekseniz siz halledin. Eğer halledemiyorsanız biz hemen bir gece ansızın Sincar’a da gireriz, oradaki PKK’lıları da temizleriz" dedi. Sonra da TSK'nın Kuzey Irak'a girip, 15 kilometrelik bir güvenlik şeridi oluşturduğu ortaya çıktı. Erdoğan'ın ABD'nin olduğu Münbiç yerine, hem daha garantili, hem de daha önemli olan Sincar bölgesine girmeyi tercih ettiği anlaşılıyor.

GÖZLEM – Bu arada, Uluslararası bazı haber ajanslarından Türk askeri ile beraber Afrin’e giren ÖSO gruplarından bazı kişilerin ev ve dükkanları yağmaladıklarına dair haber ve fotoğraflar geldi. Uluslararası İnsan Hakları kuruluşları da bu haberleri doğruladı. Görüşünüz?    

Bu haberleri Erdoğan da doğruladı ve münferit olan bu yanlış hareketlerin, gerekli yerler uyarılarak kesildiğini söyledi. ÖSO'nun toplama, dinci, paralı asker grubu olduğu anlaşılıyor. Tabii Kuzey Suriye'de özellikle TSK çekildikten sonra, eğer güvenliğin bu ÖSO unsurları tarafından yürütüleceği düşünülüyorsa, burada daha çok sıkıntı çıkacağı aşikardır. Bu tür görüntülerin devam etmesi, Türkiye'nin bu harekatta yarattığı temiz, olumlu görüntüyü etkiler. Bu da başta ABD olmak üzere burada karşı karşıya olduğumuz güçlerin işine gelir. Bunların önlenmesi lazım. Türkiye'nin sahada güvenliği ÖSO'ya bırakmaması lazım.

GÖZLEM - İstiklal Marşı'na yeni bir beste yapılmamasından büyük bir üzüntü duyduğunu ifade eden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “İstiklal Marşımızın anlamını ancak dilimizle birlikte kalbimizle de okuduğumuzda anlayabiliyoruz. En büyük üzüntüm bu emsalsiz marşın hakiki manasını yüreklere nakşedecek bir bestenin yapılamamış, bulunamamış olmasıdır. O beste ile güftenin birbirini tamamlaması çok önemli” dedi.

Dünya’da “milli marşlar” büyük çoğunlukla “Milli marş” adını taşır. Türkiye gibi “milli marşının adı” değişik olan milli marşlar da vardır. Bizim milli marşımızın adı “İstiklal Marşı”dır. Özel olarak Mehmet Akif Ersoy’a yazdırılmıştır. Ve de Atatürk, “Mehmet Akif Ersoy’un yazdığı İstiklal Marşı’nın 1924’de Ali Rıfat Çağatay’ın “Türk sanat Musikisi üslubu ile yaptığı besteyi, 1930’da Cumhurbaşkanlığı Devlet Senfoni Orkestrası’nın Şefi Osman Zeki Üngör’ün bestesi ile değiştirterek, “bugünkü besteyi” seçmiştir. Sizce, Anayasa’nın “Değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” denilen ilk 4 maddesi içinde İstiklal Marşı’na “dokunmak” ve de “bestesini beğenmeyerek değiştirilmesini istemek” ne anlama geliyor ve nasıl yorumluyorsunuz?

Bugünlerde, Atatürk ve O'nun yarattığı Cumhuriyet değerlerini, Türkiye'nin temel taşlarını oluşturan, sizin de bahsettiğiniz gibi Anayasa ile "değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek" değerleri değiştirmeye dönük tartışmalar çıkartılıyor. Ortada o kadar problem varken, Erdoğan'ın bunun değiştirilmesini istemesi, hakikaten besteyle güftenin birbirine uymamasından mı, yoksa Türkiye'nin Atatürk ile belirlenmiş değerlerinin yıpratılmak istenmesinden mi? Yeni bir beste bulunsa, bunun ne tür bir beste olacağı da şimdiden İstiklal Marşı'nın ilahiler gibi okunması ve örnekleriyle ortaya konuyor.

GÖZLEM –  Liseliler Destan Yazıyor Şiir ve Kompozisyon Yarışması Ödül Töreni'nde konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “dil devrimini” kastederek, “Bugün genç bir kardeşimizin, Fuzuli, Baki, Şeyh Galip bir yana Mehmet Akif'i, Ömer Seyfettin'i ve Ahmet Haşim'i dahi anlayamıyor olması, bu dönemde dilimize yapılan suikastın sonucudur. Dilimizin zenginliğini kendi elimizle yok etmeye çalıştığımız bu cinnet dönemini artık inşallah geride bıraktığımıza inanıyorum. Osmanlı Türkçesi'nin okullarımızda öğretilmesini önemli görüyorum. Dil devrimi adı altında Türkçemiz, tatsız tuzsuz, ruhsuz, renksiz kelimelerin tasallutuna sokularak milletimizin kadim medeniyetiyle arasındaki bağ zayıflatılmaya hatta koparılmaya çalışılmıştır. Yani bizim aslında damarlarımız kesilmiştir” dedi.  “Türkçe” de, Anayasa’nın ilk 4 maddesi içinde korumaya alınmıştır. “Arapça / Farsça / Türkçe karışımı” olan ve Anadolu insanının asırlar boyu kabul etmediği ve konuşmadığı “Saray / Divan ağzını, ‘Osmanlı Türkçesi’ tanımlaması ile Türk çocuklarına öğretmek ve Dil Devrimi’ni ters yüz etmek” konusunda görüşünüz?

Bu da, İstiklal Marşı konusunda olduğu gibi, Erdoğan'ın, Türkiye Cumhuriyeti'nin Atatürk tarafından belirlenmiş değerlerini değiştirerek, kendi istediği sözde "İslami" bir kimliğe kavuşturmak istediğini bir kez daha kanıtlıyor. Erdoğan'ın Atatürk dönemi ile ilgili bir meselesi var. O dönemi değiştirmeyi, kendi 15 yılı geçen iktidarı ile Türkiye'yi farklı bir kimliğe büründürmeyi hedefliyor. Güçlendikçe de bu çaba ve planlarını ilerletiyor.

GÖZLEM –  Aynı törende Erdoğan, “Dilimiz yeni bir tehdit altındadır. Maalesef Türkçemizde internet ortamı başta olmak üzere pek çok mecrada genç nesilleri tesiri altına alan yeni bir bozulma süreci yaşıyoruz. Bu konuda aileden okula, basın yayın kuruluşlarından iş dünyasına kadar herkese düşen önemli görevler var. Tabelalarda, yazışmalarda ve konuşmalarda şahit olduğumuz yabancı kelime kullanma hastalığı artık tahammül sınırlarını aşan bir boyuta ulaşmıştır. Diyeceksiniz ki Sayın Cumhurbaşkanımız siz ne işe yarıyorsunuz. Kişisel olarak açılışını yaptığım yerler başta olmak üzere, Türkçe dışında tabelalar gördüğüm mekanların sorumlularına, bu isimlerin değiştirilmesini bugün bu vesileyle ekranları başında bizi izleyenlere tavsiye ediyorum” dedi, görüşünüz?

Gayet güzel, doğru söylemiş. Bu dediklerine katılıyoruz. O halde, Arapça ve Farsça da yabancı diller olduğuna göre, Türkçe'de kendisinin de sık sık kullandığı bu yabancı dillere ait kelimelerin de kullanılmaması, kendisinin de bu konuya özen göstermesi gerekir.

GÖZLEM – Türkiye, içte, dışta politik olarak önemli bir süreçten geçiyor, Türk Silahlı Kuvvetleri, Afrin – Münbiç hattında savaş yapıyor, ekonomide zor günler içindeyiz. Böyle “birlik ve beraberliğin olması gereken” bir ortamda “İstiklal Marşı / Dil Devrimi” gibi çok hassas konularda “ayrıştırtıcı açıklamalar yapılması” konusundaki görüşünüz?

Erdoğan istemese bu açıklamaları kendisi de yapmaz, çevresindekilere, kendi ekibindekilere de yaptırmaz. Demek ki bu açıklamaları yapmak istiyor, isteyerek, bir amaca dönük yapıyor. Tabii ki ülkenin böyle zor bir dönemden geçtiği ortamda bu açıklamaları yapmasını doğru bulmuyorum. Çünkü Erdoğan bu tür açıklamaları kullanıyor, ki yavaş yavaş kulaklarda kalsın, tartışılsın. Yeri geldiğinde, ileride hava uygun olduğunda Türkiye'yi kendi istediği şekle sokmakta kullanırız” diye düşünüyor herhalde. Siyasi olarak da Atatürk karşıtlarına da bir "merhaba" yollamış oluyor.

GÖZLEM – Erdoğan “Dil Devrimi ve İstiklâl Marşı için” bu açıklamaları yaparken, “milliyetçiliği, Türkçülüğü, ülkücülüğü, Atatürkçülüğü kimselere bırakmak istemeyen” Devlet Bahçeli ve “tarih profesörü olan” ve de “yüksek lisans çalışmalarını Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsünde yapan” yardımcısı Semih Yalçın başta olmak üzere arkadaşları susuyorlar. Görüşünüz?

Devlet Bahçeli'nin ve ekibinin bu konuda AKP ile kurdukları ve kendilerini yeniden Meclis'e sokmayı garantiledikleri ittifak nedeniyle sustukları belli. Bu suskunluğu en iyi değerlendirebileceklerden birisi de hiç şüphesiz, Alparslan Türkeş'in en yakın silah arkadaşı rahmetli Albay Fuat Uluç'un oğlu olan, gazeteniz yazarı Öcal Uluç'tur.

GÖZLEM – “Cumhur İttifakı Kanunu” bir gece sabaha kadar yapılan görüşmelerle Meclis’ten geçirildi. Kanuna muhalefet partileri CHP / İYİ Parti / HDP / Saadet Partisi sert tepki gösterdiler ve “iptal için” Anayasa Mahkemesi’ne gidileceğini açıkladılar. Hukukçular kanunun geneliyle “Anayasaya aykırı ve seçimlere şaibe düşürecek” maddelerle dolu olduğunu söylediler. Kanun hakkında görüşünüz?

AKP ve MHP’nin gece yarısı TBMM Genel Kurulu’na getirdiği ve kavga dövüş yasalaştırdığı ‘ittifak önerisi’nde yer alan düzenlemeler demokratik bir seçimi ortadan kaldırıyor. TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen yasa önerisi, 2019 seçimlerinde ittifak yapacak AKP ve MHP’nin kazanmasına yönelik düzenlemeler içeriyor. İttifak yapan partiler için yüzde 10’luk seçim barajı aranmayacak, ittifakın toplam oyu baraj için esas olacak. Sandık kurulu başkanları, kamu görevlileri arasından belirlenecek, sandık kurulu mührü olmayan zarf ve oy pusulaları geçerli sayılacak. Sandıklar karıştırılacak: Aynı binada oturan seçmenler farklı sandık bölgelerine kaydedilebilecek. Buradaki en önemli değişiklik kanımca artık sandıklara parti temsilcilerinin değil, kamu görevlilerinin hakim olacağıdır. Diğer yapılan değişikliklerin de yardımıyla, dışarıdan getirilecek, sandık mührü bile olmayan oy pusulaları, AKP tarafından atandığı açık olan kamu görevlilerince sandıklara istenildiği gibi yerleştirilebilir, muhalif oylar da imha edilebilir. Bu da Erdoğan'ın 1994'de "Demokrasi bizim için amaç değil araçtır" şeklindeki ünlü konuşmasındaki ifadelerinin ne kadar doğru olduğunu ortaya koyuyor.

GÖZLEM –  Sizce, Anayasa Mahkemesi “kanunun bazı maddelerini” iptal edebilir mi?

Zor. Anayasa Mahkemesi bugüne kadar Erdoğan'ın çizgisi dışına pek çıkmadı.

GÖZLEM – Çeşitli kaynaklar Türkiye’de 2.5 milyondan 20 milyona kadar “ruhsatsız silah” bulunduğunu söylüyor. Sadece geçen yıl “devlete kayıtlı 107 bin silahın depolardan kaybolduğu” ortaya çıktı. İçişleri Bakanlığı “ruhsatlı silahı olan vatandaşın yıllık 200 olan mermi hakkını 1000’e çıkardı”; bu gelişmeler konusundaki görüşünüz?

Silah sayısı ve kullanımına dönük artışa bir sebep arandığında, en kolay verilecek cevap, Türk milletinin "silah seven" bir millet olduğu cevabıdır. Ama depolardan kaybolan çok büyük miktardaki silahın açıklaması bu cevapla yapılamaz. Onun yerine akla; zaman zaman "disiplini" bozulan, karışıklıkların yaşandığı, gösterilerin olduğu bu ülkede, meşru olmayan bir sivil gücün oluşturulmaya çalışıldığı gelebilir.

GÖZLEM – Faal gazetecilik hayatınızda 3 yıl “Ankara temsilcisi olarak” çalıştığınız Hürriyet Gazetesi başta olmak üzere Doğan medya grubunun Demirören grubuna satışı konusunda görüşünüz?

Türkiye’nin son yıllara damgasını vurmuş, itibarlı Gazetesi Hürriyet’in de satıldığını duyunca hafızam çok gerilere, zamanımın en itibarlı gazetecisi, rahmetli Abdi İpekçi’nin yarattığı Milliyet Gazetesinin satımı aklıma geldi. Gazetenin o zamanki patronu Abdi İpekçi öldürülünce gazetenin batacağını düşünmüş olacak ki gazeteye hemen bir müşteri bulmayı aramıştı. Bu hava içinde Milliyet’i Koç Gurubunun Galata Bölgesi Kamyon satış temsilcisi Aydın Doğan alınca herkes şaşırmıştı. Ama Aydın Doğan bir panik dönemi geçirdikten sonra, herkesi şaşırtacak bir şekilde karmakarışık olan Milliyet’i toparladı. Ve itibarını sürdüren Milliyet’e dayanarak 'Kamyon Bayii'nden beklenmeyecek , giderek artan bir sağ duyu ve itibar ile Gazeteye yeni itibarlar kazandırdı. Sonra da Türkiye’nin en itibarlı Gazetesi Hürriyet’i de Erol Simavi’den aldı. Hürriyet onun sahipliğinde yerini muhafaza etti. Bu bir çok medya konusunda uzmanlaşmış kişileri şaşırtan gelişmeler, Aydın Doğan’ı tatmin etmiş, doyurmuş olacak ki, şimdi de Hürriyet başta, gazeteleri, dergileri, TV’leriyle beraber Doğan medya grubunun satışı, yeni bir sürprize sebep oldu. Gurubun yeni sahipleri, bu temelleri iyi atılmış ve şimdiye kadar iyi yönetilmiş gurubu aynı maharetle yönetebilecekler mi? Bilmiyorum, ama kendilerinden eminler ki, Türkiye’nin en önemli medya grubuna, hiç tereddüt etmeden sahip oldular. Umarız şimdiye kadar belirli temel prensiplere göre, ustalıkla yönetilmiş Grubu aynı yönde, geliştirerek yönetmeye devam ederler. Böylece Türkiye bir çok sorunla karşı karşıya bir dönemde, şimdiye kadar iyi örnek vermiş bir Demokrasi Kurumundan mahrum kalmamış olur. Ne var ki, daha önce aldıkları Milliyet başta gazete ve TV’lerin yayın çizgileri ve “baba” Demirören’in “Erdoğan’a bağlılığı” böyle bir gelecek için “acaba” sorusunu sorduruyor.  

 

 

 

 

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Yazarlar
Website Security Test