Çocuklarımız tarikat vakıflarına teslim edilirken, şeri nikah da resmileştiriliyor

4.8.2017
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

GÖZLEM, bu tablonun anlamını eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek’e, eski Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’e ve Prof. Dr. Hüsnü Erkan’a sordu. İşte “ülkenin geleceği bakımından üzerinde önemle durulması ve uzun uzun düşünülmesi gereken” cevaplar…

Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB), Karaman’daki çocuklara yönelik cinsel istismar davasında adı geçen Ensar Vakfı ile protokol imzalaması ve müftülere nikah kıyma yetkisinin verilmesine tepkiler artarak devam ediyor.

MEB’in Ensar Vakfı’yla yaptığı beş yıllık protokolle göre, vakıf, sanatsal, sportif, sosyal, kültürel, bilimsel ve teknolojik gelişimi desteklemeye yönelik eğitim, seminer, proje, gezi, kitap okuma, yarışma, kamp ve yaz okulu gibi etkinlikler düzenleyebilecek. Protokolde bakanlık için de “Protokol kapsamında yapılacak faaliyetlerle ilgili vakıfla ortaklaşa belirlenen kulüplerin ortaöğretim kurumlarında kurulmasına imkan tanır” dendi. MEB, Birlik Vakfı’yla da üç yıllık protokol imzaladı. Protokole göre vakıf bünyesinde eğiticiler, bakanlığın açtığı kurslarda ‘ihtiyaç duyulduğunda’ ücreti karşılığında çalışabilecek.

Geçtiğimiz hafta Nüfus Hizmetleri Kanunu’nda değişiklik yapan kanun tasarısı AK Parti tarafından TBMM ’ye sunuldu. Tasarıda Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 22. maddesindeki evlendirme yetkisi bulunan görevlilere ilişkin değişiklikle müftü ve muhtarlara da resmi nikâh kıyma yetkisi veriliyor.

Her iki konuya da tepkiler her geçen gün artıyor. Eğitim-İş, MEB ile Ensar Vakfı arasında imzalanan işbirliği protokolünü yargıya taşıyacaklarını bildirerek, "Hiçbir dernek, vakıf, cemaat, tarikat Milli Eğitim Sistemine ortak edilmemeli. Eğitim-İş olarak, bu skandal protokole engel olmak için elimizden geleni yapacağımızı ilan ediyoruz. Bu skandal protokolü yargıya taşıyacak ve konunun sonuna kadar takipçisi olacağız. Laik eğitim ve sosyal devlet ilkelerine aykırılık taşıyan hiçbir uygulamaya geçit vermeyeceğiz" açıklamasında bulundu.

“MÜFTÜLERİN NİKAH KIYMASI NE KADAR DOĞRU?”

Prof. Dr Hüsnü Erkan: Nüfus hizmetleri Kanununda yapılan bir değişiklikle, il ve ilçe Müftülüklerine nikâh kıyma yetkisinin tanınması için hazırlık yapılıyor. İktidara yakın medya ve kişiler bunun doruluğunu yönünde, doğru veya yanlış bir takım savunmalar sunuyorlar. Bu savunmalar bana lise öğrencilerine yaptırılan münazaralardaki, haksız bile olsa haklı çıkarma gayreti göstermeleri durumunu çağrıştırıyor. Ayrıca bilimsel çalışma ve deneyler göstermiştir ki, insan beyni yanlış bile olsa çoğunluğun görüşü olan tarafa katılma eğilimi gösteriyor. Bu neden çoğunluğu oluşturan taraflı medya algı yönetimi yapma gayreti içinde bulunuyor. Oysa uygarlığın gelişim rotası bu yönelişin yanlış olduğunu gösteriyor. Bunu iki temel örnekle açıklamak istiyorum.  İlkel ve geleneksel toplumlarda politik güç, önce kaba kuvvet olarak ele geçirilmiştir. Sonra toplumun gözünde bu iktidara meşruiyet katmak için; kralların ve sultanların gücünün kutsal olduğu ve bunu ilahi güçten aldığı iddiası eklenmiştir. Ancak uygarlığın gelişimi, ne zaman siyasi gücün meşruiyet kaynağının halk ve vatandaşın kendisi olduğunu kanıtlamıştır; o zaman taşlar yerine oturmuştur. Bu olgu büyük düşünür, siyaset ve devlet teorisinin kurucusu Max Weber’in gelekesel ve yasal (akli) otorite ayrımında kendini yansıtır. İkinci olarak bilim, her sistemin, kalıcı ve etkin olma şansının, ancak kendi öz işlevine odaklanmasına bağlı olduğunu ve başka bir işlevi üstlenme durumunda, işlevsiz duruma geleceğini göstermektedir. Örneğin insan bünyesindeki, sinir, sindirim, dolaşım, solunum ve benzeri sistemlerin hepsinin kendi işlevine odaklandığını, başkaca işlevler üstlenmediğini gösteriyor. Şimdi benzer bir durum olarak, toplumsal bir kurum olan kutsal dini inanç ve kurumların, yalnızca kendi öz işlevine odaklanması gerektiğini bize kanıtlıyor. Örneğin dinin kutsal duygularını hem ticarete, hem de siyasete alet eden FETÖ ve İŞİD gibi kurumlaşmaların insanların başına ne denli bir çorap ördüğü açıkça görülmedi mi? Bu nedenle, “Evliyalar” denilen bir sülale kültürü içinde yetişmiş birisi olarak benim kişisel görüşüm şudur: kutsal inancın kutsallığı; inan ile inanılan arasına başkaca hiçbir aracının girmemesi ile mümkündür. Eğer nikahın müftülere kıydırılması ile dışarıdan kutsallık atfedecek ise bu da çok yanlıştır. Zira aile biriminin kutsallığı da yine seven ve sevilenlerin birbiri arasındaki sevgi ve saygıda kendini yansıtan bir kutsallıktır. Bunun ötesindeki arayışlar bu iki örneğin gösterdiği gibi, hem çağdaş gelişmelere terstir. Hem de kutsal dinin kendi işlevi dışında kullanılmasına yol açtığı için yanlıştır. Üstelik son günlerde, bir yandan zikir ayininin soka k gösterisine dönüşmesi, diğer yandan uzmanlığı olmayan bir hanım efendinin sırf türbanlı diye büyük elçi atanması ve geçmiş gerilimleri çağrıştırması, bu son olayla birleştirildiğinde, hem kutsal inançların siyasileşmesine, hem toplumda bundan rahatsız olan kesimlerle gerilim yaratmasına, hem de çağdaşlık, laiklik, uzmanlık ve işi ehline bırakma ilke ve düsturlarına ters düşmektedir. Toplumsal barışın kalıcı olanı, uzlaşma kültürü içinde yeşermeye bağlıdır.

“ATATÜRK'ÜN ÇİZGİSİNİN TERSİ BİR KARŞI DEVRİM YAPILIYOR”

Namık Kemal Zeybek (Eski Kültür ve Turizm Bakanı): Bu konu yeni sığ bir sorun değildir. Hayatı bilimle kavrayanlar ile bağnazca inananların ya da onları sömürmeyi iş edinenlerin büyük çelişkisidir. Osmanlı Yavuz'un oğlu Süleyman’a kadar akıl ve bilim yolunda olduğundan Dünyanın en büyük gücü iken nakilcilik bataklığına saparak çöktü gitti.

On yedinci yüzyılın akılcı bilgini Kâtip Çelebi bu durumu Mizan adlı kitabında çok açık anlatır. Çöken ve yok olmak üzere olan Osmanlının kalıntılarından akıl ve bilime dayalı çağdaş bir Cumhuriyet kuran Atatürk, Türkiye’nin temeline iki ana düşünce yerleştirdi: “ Ne Mutlu Türk'üm Diyene ve Hayatta En Gerçek Yol Gösterici Bilimdir.”

Bugün olan bitenlerin bütünlüğüne baktığımızda apaçık görünen bir durumu görüyoruz: Türkiye’de Atatürk'ün Türklük ve bilim çizgisinin tersi bir karşı devrim yapılıyor. Yani 16. yüzyılda başlayan ve Osmanlıyı çökerten zihniyet ülkemizi karanlığa doğru sürüklüyor.

Türkiye’yi yönetenlerin göremediği bir gerçek var. Halkımızın çok büyük çoğunluğu Atatürk'ün Cumhuriyet değerlerine bağlıdır. Yapılanların nereye gittiğini kavradığında yapanları tarihin çöp tenekesine atar. Dileriz ki iktidar içinde var olduğunu bildiğimiz akıl sahipleri bu korkutucu gidişi önleyecek uyarılarda bulunurlar.

İktidar yandaşları içindeki en uçların sevecekleri yanlış işleri artık bırakır. Onlar doymak bilmezler. Sonunda AKP"lilerin niye sakal bırakmadıklarını hanımlarının niye çarşaf giymediklerini sorgulama noktasına gelindiğinde artık çok geç kalınmış olabilir. Çıkar yol vicdan konusu olarak kutsal yerinde bırakmak ve devlet işlerinde akıl ve bilim yolundan sapmamaktır.”

“AKP ADIM ADIM ŞERİAT DEVLETİNE GÖTÜRÜYOR”

Hikmet Sami Türk (DSP Genel Başkan Yardımcısı ve eski Adalet Bakanı):

Yürürlükteki Türk medeni kanununa gere evlenme töreni evlendirme memuru ve iki şahit önünde yapılır. Buna medeni nikah diyoruz. Bundan önceki Türk medeni kanununda da aynısı vardı. İsteyen kişilerin dini nikah kıyması ise medeni nikahın kıyıldığına dair belge (evlendirme cüzdanı) ibra edildikten sonra kıyılır. Resmi nikah devletin laik niteliğinin gereğidir. Aynı zamanda bir çok hukuki sonuç da doğurur. Doğacak çocuğun soy bağı, eşlerin bir birine karşı olan hak ve miras kayıtları resmi nikahla güvence ve takip altına alınır. Müftülere ve imamlara nikah kıyma yetkisi verirseniz onların böyle bir teşkilatı yok. Evlendirme dairelerinde medeni nikah kıyılıyor. Oradan alınacak evlendirme cüzdanı ile dini nikah da kıyılabiliyor. Bu ülkede gayrimüslimler de var. Hukuki bakımdan önemli olan resmi nikahtır. AKP adım adım devleti bir şeriat devletine doğru götürüyor. Bir kısım halkın dini duygularını istismar etmek içindir. Buna gerek yok. Bu Türkiye’yi geri döndüremeyecek bir noktaya götürür.

Ensar Vakfı ile yapılan protokole gelince, devletin yapması gereken bir işi bir başka kuruluşa yaptırılıyor. Anayasamız bu konuda görevi devlete yüklemiştir. Söz konusu olan vakıf geçmişte çocuk istismarı ile gündeme gelen kötü şöhreti olan bir vakıftır. Çocuklara yapılan istismardan sonra bırakın protokol yapılmasını o vakfın kapatılması gerekirdi. Hiçbir şekilde bir vakfa çocuklarla ilgili bir görev verilmemelidir. Gençlik ve Spor Bakanlığı var bu görev bakanlığındır. Burada da yine AKP’nin dini vakıfları korumak, halkın din duygularını kullanmak yönünde yaptığı bir girişimdir.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Diğer Haberler

Tartışma sürüyor; uzmanlar, “Ekonomi gerçekten bu oranda büyüdü mü”, yoksa “Ne sihirdir, ne keramet, TÜİK’te midir, marifet” sorularına cevap arıyor. İşte görüşler…

“İran – Türkiye – Irak – Suriye -İsrail – Filistin – Mısır – Suudi Arabistan - Yemen çemberi” kaynıyor, ABD ile Rusya arasında da “Orta doğu satrancı” oynanıyor. Uzman...

GÖZLEM, “Milli Eğitim’deki dini eğitime gidişi” ve “iç barış için” riskler getiren “Özel Halk Harekatı” oluşumunu masaya yatırdı. İşte uzman görüşleri…

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre yıllık enflasyon yüzde 12,98 ile son 14 yılın rekorunu kırarak, zirve yaptı. Yetkililer artışın geçici olduğunu savunu...

GÖZLEM konuyu masaya yatırdı. Uzmanlar, “Trump’ın iç politikadaki sıkıntılarını ve İslam ülkeleri arasındaki bölünmeleri” işaret ederek, “Kararın Ortadoğu’da gerilimi ...

Suriye'nin Deyrizor kentinin IŞİD'den temizlenmesine ilişkin açıklamayı Rus komutan ve YPG sözcüsünün birlikte yapması, Türkiye’de tepki yaratırken, yetkililerden ses ...