Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Yunanlılar Ege’de, Kıbrıs Rumları Doğu Akdeniz’de suları ısıtıyor

16.3.2018
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Türkiye Afrin’e yönelik Zeytin Dalı Harekatı’na kilitlenirken, Doğu Akdeniz ve Ege’de sular her geçen gün ısınıyor. Yunanistan’ın, Ege Denizi’nde çok sayıda adayı işgal ederek üs kurduğu biliniyor. Atina şimdi de biri Kuşadası açıkları olmak üzere, Ege Denizi’nin dört farklı bölgesinde tatbikat yapmaya hazırlanıyor. Türkiye ile Yunanistan arasındaki bir başka gerginlik ise Doğu Akdeniz’de yaşanıyor. Kıbrıs Adası’nın etrafındaki Mühnasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşmazlığı her geçen gün büyüyor. Doğu Akdeniz’deki gerginliğe İsrail, Mısır, Lübnan, ABD, Fransa, İngiltere ve İtalya da katıldı. Doğu Akdeniz’de savaş tehlikesi artıyor.

Doğu Akdeniz’de zaten var olan gerilim, bölgedeki zengin doğalgaz kaynakları üzerinde hâkimiyet yarışı nedeniyle giderek artıyor. İsrail, Mısır ve Güney Kıbrıs arasında doğalgazın çıkarılması ve taşınması konusunda işbirliği artarken, İsrail ile Lübnan, Türkiye ile Güney Kıbrıs ve Türkiye ile Mısır arasındaki çekişme şiddetleniyor. Bölgede doğalgaz arama ve çıkarma çalışmalarını büyük petrol ve doğalgaz tekelleri yaptığı için çekişmeye ABD, İtalya, Fransa ve Rusya da müdahil olmuş durumda.

İngiliz BP, İtalyan ENI, Amerikan Exxon, Rus Rosneft ve Fransız Total firmaları bölgede, “petrol ve gaza sahip çıkan ülkeler” ile anlaşmış bulunuyor ve “arama / çıkarma için” hazır bekliyor. Lübnan, Eni, Total ve Rus Novatek ile gaz keşif anlaşması yaptı ancak İsrail buna izin vermeyeceğini açıkladı. Hizbullah da İsrail’e yanıt vererek, ülkenin gaz kaynaklarını savunacaklarını söyledi.

 

Trilyonlarca metre küp gaz var

 

ABD Jeolojik Araştırma Ajansı (United States Geological Survey – UNGS), Türkiye’nin güneyinden Filistin Gazze Şeridi kıyılarına kadar olan bölgede 3.5 trilyon metreküp doğalgaz rezervi bulunduğunu tahmin ediyor. İsrail Tamar bölgesinde 320 milyar metreküp, Leviathan bölgesinde 600 milyar metreküp, Güney Kıbrıs Aphrodite bölgesinde 130 milyar metreküp, Mısır Zohr bölgesinde tahminen 850 milyar metreküp doğalgaz rezervi bulunuyor.

 

Münhasır ekonomik bölge

 

Bütün gözler Kıbrıs Adası’nın etrafındaki “Münhasır ekonomik bölge” olarak kabul edilen alana çevrilmiş durumda. Güney Kıbrıs tek taraflı olarak ruhsatlandırdığı 3 numaralı parselde sondaj yapmak üzere bölgeye gelen İtalyan ENİ’nin kiraladığı Sapien 12000 adlı sondaj gemisi Türk Deniz Kuvvetleri tarafından engellendi ve 23 Şubat’ta Kıbrıs’tan ayrılmıştı. ABD’li petrol devi Exxon şirketi, Türkiye ve KKTC’nin tüm tepkilerine rağmen petrol ve gaz arama girişimlerinden vazgeçmeyen Rum Kesimi’nin “münhasır ekonomik bölgesi”nde sondaj çalışmalarına başladı. Bu arada, Yunan Kathimeri gazetesi de 20 Nisan’a kadar devam edecek olan Exxon’un çalışmaları öncesi “Türk otoriterlerinin fırkateyin Barbaros ve üç korveti göndererek Kıbrıs’ın (Rum Kesimi’nin) münhasır ekonomik bölgesindeki varlığını artırdığını” yazdı. 

Kuzey Kıbrıs Dışişleri Bakanı Kudret Özersay, Rum tarafının adanın çevresinde petrol ve doğalgaz aramaya devam etmesi halinde Türk tarafının da arama yapmaya başlayacağını söyledi. Özersay da "Ya birlikte yapacağız, görüşeceğiz, uzlaşacağız, harekete geçeceğiz, ya da her şey duracak. Veya biz de aynı şeyi yapacağız, sondaja başlayacağız" dedi.

 

Ege’de tatbikat

 

Yunanistan'la yaşanan sondaj geriliminin ardından Atina, Kuşadası açıklarında tatbikata hazırlanıyor. Türkiye’nin ise tatbikatı engelleme girişiminde bulunacağı belirtiliyor. Cumhuriyet'ten Sertaç Eş'in haberine göre, Türkiye’nin Yunanistan ve Kıbrıs ile Mühnasır Ekonomik Bölge (MEB) konusunda Akdeniz’de yaşadığı sorunların benzerinin Ege’ye yansıma riski oluştu. Yunanistan, Ege Denizi’nin dört farklı bölgesinde tatbikat yapmaya hazırlanıyor. İlan edilen bölgelerden biri Kuzey Ege’de Taşoz Adası’nın doğusundan başlıyor Türk sınırına kadar olan bir bölgeyi kapsıyor. Tatbikat alanı olarak gösterilen bölgelerden biri de Çanakkale Yarımadası’nın batısı olarak belirtiliyor. Bu tatbikat bölgesinin Türkiye kıyılarına tehlikeli bir şekilde yaklaştığı gözlemleniyor. Üçüncü tatbikat bölgesi ise Midilli ve Sakız adalarının batısında kalan bölge olarak belirlenmiş. Ancak son tatbikat bölgesi olarak gösterilen bölge Sakız Adası’nın güneyinden başlıyor, Çeşme Yarımadası’nın güneyinden Türk kıyılarına çok yakın bir şekilde Kuşadası açıklarına kadar geliyor. Özellikle bu bölgenin Türk karasularına çok yakın olması nedeniyle, bu bölgede tatbikat girişimine karşı Türkiye’nin tepkisiz kalmayacağı belirtiliyor. Kuşadası açıklarında belirlenen alanın Sığacık Körfezi ve Lebedos Limanı bölgesinin denize açılma güzergahını tamamen kapatmasına dikkat çekiliyor.

 

 

“RUMLAR TEK TARAFLI EMRİVAKİ PEŞİNDE…”

Mithat Rende (Emekli Büyükelçi) –“Kıbrıslı Rumlar, adanın etrafında tek taraflı olarak münhasır ekonomik bölge (MEB) sınırlarını belirleyen anlaşmaları Mısır, Lübnan ve İsrail ile imzaladılar. Adanın etrafındaki deniz alanlarını araştırma sahalarına ayırdılar. Bu sahaların ilkinde (12 nolu saha) İsrail şirketi Delek ve ABD şirketi Noble Energy ile arama yaptılar ve yaklaşık 128 milyar metreküp doğalgaz buldular. Ancak bu miktar tek başına işletilmesi ekonomik bulunmadı. Bu arada İsrail de kendi MEB’inde önemli miktarda doğalgaz buldu. Her iki doğalgazın birlikte değerlendirilmesi öngörüldü. Hâlâ böyle bir çaba var. Bir ara bu doğalgazın Türkiye’ye uzanacak bir boru hattıyla getirilmesi gündeme geldi. Bunun için Türk özel sektörle müzakereler yapıldı, ancak bir anlaşma sağlanamadı.

Bu arada Kıbrıslı Türkler müteaddit defalar Rumlara adanın ve çevresindeki denizlerin ortak sahibi olduklarını dolayısıyla, Rumların tek başların her hangi bir arama lisansı vermemeleri gerektiğini, bir araya gelip ortak karar almalarının uygun olacağını söylediler. Ancak Rumlar tek taraflı eylemlerinden ve faaliyetlerinden vazgeçmediler. Bunun üzerine Kıbrıslı Türkler, Türkiye ile bir kıta sahanlığı anlaşmasını imzaladılar. Ardından kendi doğalgaz ve petrol arama sahalarını belirlediler ve ilan ettiler. Bu sahaların lisansını da TPAO’ya verdiler. Kıbrıslı Rumların ilan ettiği sahalar ile Kıbrıslı Türklerin belirlediği sahalar büyük ölçüde birbiriyle örtüşüyor.

Kıbrıslı Rumlar Afrodit sahasında buldukları doğalgazın ardından cesaretlenip ikinci ihaleye çıktılar. Bu kapsamda 3 ve 6 nolu sahalarda İtalyan ENİ şirketi lisans aldı. Anılan şirket 6 nolu sahada doğalgaz keşfi yaptığını ilan etti. Ancak miktarı konusunda bilgi vermedi. ENİ’nin araştırma gemisi 3 nolu sahada araştırma yapmak üzere yola çıktığında Türk donanması tarafından durduruldu. Gemi aynı saha için bir kez daha deneme yaptı, Türk donanması tarafından bir kez daha durduruldu. Bunun üzerine İtalyan gemisi bölgeyi terk etti. Bu olay Kıbrıslı Rumların, Yunanistan’ın ve AB’nin tepkisine neden oldu.

Şimdi Rumların tek taraflı ilan ettiği 10 nolu sahada Exxon Mobil ve Katar Petrollerinin ortaklaşa doğalgaz aramaları bekleniyor. Bu saha Mısır’ın 850 milyar metreküp kapasiteli Zohvr sahasına çok yakın. Exxon’un iki araştırma gemisinin bölgede olduğu söyleniyor. Bu girişimine Türkiye’nin tavrının nasıl olacağını zaman gösterecek. Buna ek olarak Lübnan’dan lisans alan TOTAL, ENİ ve Novatec şirketlerinin Lübnan MEB’inde 2019 yılında ilk kuyularını açmaları bekleniyor. Lübnan ile MEB ihtilafı olan İsrail buna karşı çıkıyor.

Bu arada Türkiye de derin deniz sondaj gemisi satın aldı. Geminin personel ve ekipman hazırlıkları devam ediyor. Yakın bir gelecekte Türk gemisinin de Akdeniz’de araştırma faaliyetlerine başlaması öngörülüyor. Sonuçta Akdeniz sularının daha da ısınması bekleniyor. Ümidimiz Kıbrıslı Rumların tek taraflı faaliyetlerine son vermeleri, yabancı enerji şirketlerini kullanarak bölgede lehlerine fiili durum yaratmamaları ve adanın ve çevresinin enerji kaynaklarının adanın ortak sahibi olan Kıbrıslı Türklerle birlikte değerlendirmelerini ümit ediyoruz.”

 

“KIBRISLI RUMLAR BU CÜRETİ NEREDEN ALIYOR?”

Şakir Fakılı (Emekli Büyükelçi) – “Kıbrıs’ın Suları” her zaman kamuoyunu meşgul etti. Şimdi de haberlere göre ABD’nin altıncı filosu Rumların doğal gaz sondajına koruma sağlamak üzere bölgeye geliyor.

Sular her ısındığında, gerginleşen ortamla birlikte “Kıbrıs Sorunu” da yeniden gündeme taşınıyor. Suların soğuması, havaların sakin olması pek ilgi çekmiyor, ya da böyle zamanlar çözüm heveslilerinde heyecan uyandırmıyor. Oysa sular ısınınca Kıbrıs hemen bir komşu sorunun türevi haline gelerek haber konusu oluyor. Hele bir de ABD işin içindeyse ısınan sular fokurdama noktasına yaklaşıyor.

Bugünlerde Kıbrıs yanı başında Suriye’de yaşananlarla birlikte yine muhtelif yorumların ve komplo teorilerinin odağı olmaya başlamış görünüyor.

Peki neden böyle? Kıbrıs’taki statükoya bir bakalım. 1963’ten bu yana epeyce yaşlanan Kıbrıs meselesi artık dünyanın donmuş ihtilaflarından biri haline gelmeye başladı bile. Ada’da 1974 müdahalemizden bu yana bozulmayan bir ateşkes var. Kalıcı bir anlaşma olmamasına rağmen ateşkesin neden bozulmadığı doğrusu pek merak konusu olmamış. Demek ki 1974’te iyi bir diplomasiyle sağlam bir güç dengesi ve fiili bir barış ortamı kurmayı başarmışız. Kuzey Kıbrıs da bu ortamda filizlendi; bugün üniversiteleriyle ve turizmiyle küçük de olsa bir çekim merkezi haline gelmiş durumda.  Bu denge gerçekten incelenmeye değer bir uluslararası ilişkiler konusu gibi duruyor.

Kıbrıs’ta 1960’ta Londra ve Zürih Anlaşmalarıyla kurulan “Anayasal Federasyonu” bir türlü içine sindiremeyen Rum tarafının derdi nedir? Yarım yüzyıldır süren müzakereler zincirinin başarısızlığa uğraması nasıl açıklanabilir? Rum tarafını acaba nasıl bir çözüm tatmin eder?

Rum tarafında siyasilerin, medyanın, Ortodoks kilisesinin söylemlerini izleyenler için bu soruyu yanıtlamak zor olmasa gerek: Rumların razı olacağı bir “çözüm” ancak ileride bütün Kıbrıs’ı ele geçirmelerinin yolunu açabilecek araç ve mekanizmalara sahip bir anlaşmadır.

Rumlar böylesi bir emel gütmek için gerekli cüreti nereden alıyor? Tabii ki Ada’nın meşru temsilcisi olarak kabul görmelerinden alıyor. BM Güvenlik Konseyi, 1963’teki Kanlı Noel saldırısıyla Türkleri anayasal kurumlardan atan Rumlara 4 Mart 1964 tarihli, ABD’nin de desteklediği kararıyla paha biçilmez bir armağan vermiş, onları Barış Gücünün tek muhatabı olarak tanımıştı. 1974 Barış Harekatımızdan sonra da bu durum değişmedi, ancak uluslararası toplum 1974’ten itibaren Ada’da ateşkesi, barışı ve Türk halkını koruyabilecek tek gücün Türk askeri olduğunu görmeye başladı.

İşte hassas ama değişmesi zor statüko böyle ortaya çıktı. Her iki veya üç yılda bir önce canlanıp sonra tıkanan ve adeta kanıksanır hale gelen bitmez tükenmez müzakere süreçleri de Kıbrıs’ı dünyanın donmuş ihtilaflarından biri yaptı. ABD’nin de Rumları tek devlet olarak kabul etmesinin bu sonuçsuzlukta kuşkusuz önemli payı vardır.

ABD Kıbrıs’ta Türk tarafını hiç destekledi mi? Soğuk Savaş döneminde Kıbrıs meselesi Batı’nın bir iç meselesi olarak kabul edilirdi. 1974 Müdahalemiz karşısında ABD’nin Türk toplumunun da haklarının korunması gerektiği yönünde bir açıklama yaptığı belleklerdedir. Buna karşılık Rumların 1974’ün sorumlusu olarak ABD’yi gördükleri de bir vakıadır. Rum fanatizmi o dönemde maalesef Lefkoşa’daki ABD Büyükelçisini hedef almış, 19 Ağustos 1974’te Büyükelçi Rodger Davies ABD aleyhtarı bir gösteri sırasında keskin nişancı bir EOKA-B tedhişçisinin kurbanı olmuştu.

1974’ten sonra köprülerin altından çok sular aktı. Sular bir ısındı bir soğudu. Su deyince, Kıbrıs’a kalıcı barışı getirmeyi başaran Türkiye bu dönemde Anadolu ile Ada’yı su ile bağlamayı da başardı.

1 Mart tezkeresini unutmamış görünen ABD acaba Lefkoşa Büyükelçisinin Rumlarca öldürülmesini içine sindirebilmiş midir? Deniz yetki alanlarında Rum tarafına destek vermesi Doğu Akdeniz’de dengeleri etkileyebilecektir. Doğal gazın Avrupa’ya taşınması ve Suriye ihtilafı nedeniyle şimdi yeni bir denklem söz konusudur. Türkiye, Kıbrıs Türklerinin Ada etrafındaki doğal kaynaklardan eşit biçimde faydalanmasını savunmaktayken, ABD’nin Exxon Mobil şirketini korumak için altıncı filoyu bölgeye göndermesinin bu kez suları ne kadar ısıtacağını göreceğiz.

Kuşkusuz bölgesel bir güç olan Türkiye, sular ısınsın veya ısınmasın, kendinin ve Kıbrıs Türklerinin haklı çıkarlarını korumak durumundadır.

“SURİYE POLİTİKASINDA TÜRKİYE'NİN ABD AÇMAZI”

Mehmet Dönmez(Emekli Büyükelçi) –Türkiye ve ABD heyetleri arasında geçen hafta Vaşinton'da başlayan görüşmelerin seyrine ilişkin bir açıklama yapılmamış iken ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun ABD'li mevkidaşı Tillerson ile görüşmesi beklenirken, Trump Tillerson'u görevinden uzaklaştırmıştır. Tillerson'un yerine atanan Mike Pompeo'nun Başkan Trump tarafından özellikle seçildiği anlaşılmaktadır. CIA eski Başkanı Pompeo şahinler kanadının ateşli bir taraftarı olarak bilinmektedir. Nitekim Trump, Tillerson ile görüş ayrılıklarından bahsederken İran'a yönelik politikayı açıkça zikretmiştir. Pompeo ise İran'a ve İslam ülkelerine yönelik söylemleri ile uzlaşma yanlısı politikalardan uzak olacağını ortaya koymuştur.

 

Trump yönetimindeki ABD'nin Ortadoğu politikasının belirleyici unsurunun İran'ın bölgede yalnızlaştırılması olduğu bu son görev değişikliği ile iyice açığa çıkmıştır. Hatta ABD'nin Suriye'deki varlık nedeni de bu politikanın sürdürülmesidir denilebilir. ABD bu politika uğruna, yarım asırlık müttefiki Türkiye'nin PKK terörü konusundaki kaygılarını anlamamakta ısrar etmekte ve kendine YPG'yi müttefik görebilmektedir. Suriye Demokratik Güçleri olarak bilinen ve YPG/PKK unsurlarından oluşan grubun belli bir bölgeyi kontrol etmesine izin veren ABD bunu sırf İran'ın etkisini kırmak için yapmaktadır. Ancak başından beri Türkiye'nin tepkisini çeken bu politika, PKK'nın Kandil aracılığıyla İran'a yakınlaşması ile çok ters bir sonuç da verebilir.

ABDli yetkililer bu kafa karışıklığında çelişkili beyanlar vermeye devam etmektedir. Dışişleri sözcüsü Nauert YPG'nin Menbiç'ten çekilmesi yönünde bir anlaşmaya varılmadığını söylemiştir. ABd-Türkiye ilişkilerinin gelecek dönemde daha kötüleşmesi ve NATO'da ortaya çıkacak bir çatlaktan en çok memnun olacak ülkenin Rusya olacağı da açıktır.

 

 

“AFRİN’E KARŞI MASAYA BAŞKA KARTLAR KONUYOR”

 

Soner Aydın(Emekli Albay) –Türk Silahlı Kuvvetlerimizin Zeytin Dalı Harekâtı, Afrin şehir merkezinin kuşatılması aşamasına gelmiştir ve başarıyla devam etmektedir. Türkiye her vesileyle, Cumhurbaşkanı seviyesinde; bundan sonraki hedeflerin Münbiç ve Fırat’ın doğusu olduğunu, harekatın; PKK terör örgütü bütünüyle etkisiz hale getirilinceye kadar devam edeceğini ısrarla vurgulamaktadır. Son olarak; geçen hafta Dışişleri Bakanı, bu hafta da Cumhurbaşkanı PKK’nın Irak’ın kuzeyinde yuvalanan unsurlarına karşı da kapsamlı bir harekât icra edileceğini ifade etmişlerdir. Son zamandaki gelişmelere bakıldığında; Türkiye’nin Afrin’deki askeri başarısına ve bu başarısını genişletme kararlılığını ifade etmesine paralel olarak masada başka kartların çıkarılması dikkat çekmektedir.

Yunanistan; Ege’de 18 ada, adacık ve kayalığı işgal etmiş ve silahlandırmıştır. Buna ilave olarak; Ege’de 6 Mart-30 Nisan tarihleri arasında, Kuşadası açıklarından Çanakkale Boğazı girişine kadar olan bölgede askeri tatbikat yapacağını ilan etmiştir. Bu girişim; Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu fırsata çevirmektir. Ayrıca bu durumu bölgeyi şekillendirmeye çalışan güçlerden bağımsız olarak değerlendirmek de mümkün değildir.

Doğu Akdeniz’de; İsrail, Mısır, Lübnan, Güney Kıbrıs ve Türkiye arasında doğalgaz arama ve çıkarma konusundaki anlaşmazlıklar had safhaya ulaşmıştır. Taraflardan hiçbirisinin bu doğalgazı arama/çıkarma için gerekli teknik imkanlarının bulunmaması nedeniyle, konuya teknik imkanlara sahip ABD, İngiltere, İtalya, Fransa ve Rusya’nın küresel petrol şirketleri dahil olmuşlardır.

 

Bütün bunlar olurken, Avrupa Parlamentosu; Zeytin Dalı operasyonunun “Suriye’de çatışmaya yeni bir boyut eklediği”, bu ülkedeki “hassas iç dengeler ve çözüm çabaları üzerinde olumsuz etki yarattığı” ve “ek insani kaygılar” gündeme getirdiği, “dikkatlerin Cenevre sürecine yoğunlaşması gerektiği” (ABD, Rusya ve AB’nin Cenevre sürecine PKK/PYD’yi de dahil etmek istediği bilinmektedir)konusundaki tasarıyı kabul etmiş ve Ankara'dan Afrin operasyonunu durdurmasını istemiştir. Bu karar; PKK ve Suriye’deki uzantılarını rahatlatmak, toparlanmasına imkân yaratmak ve zaman kazandırmaya çalışmaktan başka bir şey değildir.

 

Bu arada Türkiye ile Suriye’nin kuzeyi konusunda uzlaşma görüntüsü veren ABD Dışişleri Bakanı görevden alınmış, yerine bölgedeki PKK ağırlıklı SDG yapılanmasını gerçekleştiren CIA Başkanı getirilmiştir.

 

Türkiye, toprak bütünlüğünü tehdit eden ciddi bir terör tehdidiyle mücadele ederken yaşanan bu gelişmelerden, hangisinin diğerini gerçekleştirmek için gündeme getirildiğini kestirmek zordur. Ancak ABD, İngiltere ve AB’nin ortak amaçlarının; enerji kaynaklarının kontrolü, bunun için; Türkiye dahil bütün bölge ülkelerinin dirençlerinin kırılması ve bölgedeki en önemli partnerleri olan İsrail’in güvenliğinin sağlanması için bir tampon görevi yapacak Kürt yapılanmasının gerçekleştirilmesi olduğu dikkate alındığında durum netleşmektedir. Rusya ise enerji kaynaklarının kontrolünü diğerlerine bırakmak istememektedir ve bölgede bir Kürt yapılanmasından da rahatsız değildir. Bu durum bütün bölge için uzun süreli bir istikrarsızlığın ve huzursuzluğun kaynağı olacaktır.

 

Bölge ülkeleri; birlikte hareket etmeleri, güçlerini, istikrarlarını ve bütünlüklerini koruyabilmeleri, bütün tehditlere karşı koyabilecek bir birliktelik oluşturmaları ve kendi projelerini ortaya koymaları halinde; “kendi yaşam alanlarında söz sahibi” olabilirler. Bölgede, sadece askeri güçle bütün bu tehditlerin bertaraf edilmesi mümkün değildir. Askeri gücün; ekonomik güçle, bilimsel ve teknolojik güçle, sosyal ve kültürel güçle (birlik beraberlik içinde mücadele ederek) ve diğer milli güç unsurlarıyla mutlaka desteklenmesi gerekmektedir. 81 milyonluk bir nüfus gücü hafife alınacak bir husus değildir. Yeter ki birlik ve beraberlik içinde hareket etmenin önemini kavrayalım ve bunu başaralım…

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Diğer Haberler

GÖZLEM, Türkiye’nin geleceğini şekillendirecek olan seçimle ilgili kararın Meclis’ten çıkmasından hemen sonra, bu soruyu uzmanlara sordu; işte cevapları..

Afrin harekatında haklı ve “insani durum bakımından” çok hassas olan Türkiye’ye karşı, AB’nin 28 ülke imzalı açıklamasını Mehmet Dönmez GÖZLEM için yorumladı.

Çağdaş yerel yönetim anlayışı ile sosyal demokrasi arasında önemli bir yakınlık vardır.

Gözlem Gazetesi yazarı Mali Müşavir I.Burak Oğuz bugünkü yazısında işsizlik konusuna değindi.

Necmettin Erbakan’ın ölümünden sonra “AKP’ye kayan Milli Görüş’ün taban oyunun Temel Karamollaoğlu ile geri dönemeye başladığı” görülüyor. GÖZLEM konuyu uzmanlara sord...

“Doğu Guta’da katliam / Kimyasal Silah / Esad / ABD / Rusya / İran / Türkiye / BM / Fransa / İngiltere / Ceza kesilecek / Füzeler / Uçak gemileri / Denizaltılar / Görü...

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Döviz fiyatlarının yükselmesinin hiçbir mantıklı sebebi yok, hiçbir sebep yok, ekonomik terör estirmeye çalışanlar hesap verirler” dediği kon...

Yazarlar
Website Security Test