Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş
Ana Sayfa / 

Murat Kışlalı: ''Muharrem İnce çıkışında Erdoğan’ın bazı hesapları vardır!..''

14.8.2020
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Gazeteci – Yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündeminin başında gelen konulardaki sorularını cevapladı. İşte görüşleri…

GÖZLEM– Doğu Akdeniz’de “sıcak günler” yaşanıyor. Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi yanına başta Fransa olmak üzere AB’yi ve ABD’yi alarak, Türkiye’ye meydan okuyor. Karasuları konusunda karşılıklı alınan ve ilan edilen kararların arkasından savaş gemileri karşı karşıya konuşlandırılıyor. Suriye ve Libya’da karşımızda olan Rusya da yanımızda değil. Sadece Katar ve Libya’daki Hükümet’in ötesinde yalnız bir Türkiye tablosu var. Bu duruma nasıl gelindi, görüşünüz?

K– Bugünlere AKP’nin, Türkiye’nin dış politikasını ideolojik – dinci bir yaklaşımla belirlemesi ve devlet yönetimindeki yetersizliği nedeniyle gelindi. Mısır, Yunanistan ile önceki hafta yaptığı “deniz yetki alanlarının sınırlandırılması” anlaşmasını imzalamayı uzun süre bekletmişti. Eğer iktidar ihvancı – dinci anlayışı nedeniyle Mısır yönetimi ile düşman olmayıp, bu süreçte bu ülkeyle Libya ile yaptığı gibi bir deniz sınırları anlaşması yapmış olsaydı son kriz yaşanmazdı. Üstelik çok da ferahlardı. Mısır’ın Yunanistan ile yaptığı son anlaşmada Yunanistan’ın tezine aksi gelecek şekilde Meis’i dışarıda bırakmış olduğu anlaşılıyor. Uzmanlar bu durumu ve Mısır’ın uzun süre anlaşmayı imzalamamış olmasını bir diyalog çağrısı olarak değerlendiriyorlar. Yani aslında Mısır ile diyalog olsa, hâlâ elde edilebilecek kazanımlar olabilirdi. Ama iktidarın dinci yaklaşımı nedeniyle böyle bir eğilimi yok. Öte yandan Türkiye, Yunanistan’ın Mısır ile yaptığı anlaşmaya, hafta içinde Oruç Reis gemisi ile Rodos ve Meis adaları ile Antalya Körfezi’nin 300 kilometre kadar güneyindeki bölgede araştırma yapmaya başlayarak karşılık verdi. Aslında Türkiye bu bölgede araştırma yapacağını 21 Temmuz’da duyurmuştu ancak Yunanistan’ın isteği ve Almanya’nın araya girmesiyle bu faaliyetini erteleyerek Yunanistan ile görüşmelere oturmayı kabul ettiğini açıklamıştı. Ancak Yunanistan’ın bu hareketinin de aslında Mısır ile anlaşmayı yapana kadar Türkiye’yi oyalama taktiği olduğu ortaya çıktı. Hükümet bu taktiği fark edemedi. Bu da bir yönetim yetersizliği. Çoğu uzmanın Doğu Akdeniz ile ilgili ortak görüşü Türkiye’nin bir an önce kendi Münhasır Ekonomik Bölgesini açıklaması ve bunu Birleşmiş Milletler’e bildirmesi gerektiği yönünde. Daha sonra da bölgedeki diğer ülkelerle bir çakışma varsa, ki olacaktır, bu çakışmaları bu ülkelerle birebir görüşerek çözmesi gerekli. Ancak bunun için de, Türkiye’nin Yunanistan’ı bir tarafa bırakalım, sadece bu dönemki hükümetin ideolojik – dinci politikaları nedeniyle açıkça düşmanlık yaşadığı Mısır, İsrail ve Suriye gibi ülkelerle görüşmesi gerekiyor. Bu iktidarın, daha da açığı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ideolojik politikaları nedeniyle buna yanaşacağına dair bir belirti ve beklenti yok. Onun için Türkiye Doğu Akdeniz’de yalnız kalmış ve gittikçe köşeye sıkışmış durumda. Uluslararası camiadan kendi lehine bir karar çıkması çok zor. ABD, Rusya Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşısında. Türkiye’nin AB’den medet umması da çok komik, sonuçta Yunanistan AB üyesi, AB’nin yaramaz çocuğu, biz ise AB’nin kesinlikle içine almayacağı sorunlu ve kendisine düşman davranışlar içinde olan komşusuyuz. Böyle bir görünümde Türkiye’nin Doğu Akdeniz ile ilgili siyasi yollardan bir sonuç almasına olanak yok. Onun için de Cumhurbaşkanı’nın askeri gücü gündemde tutarak meseleyi “batmadan su seviyesinde kalacak düzeyde” süründürmek, kendi başına problem olmayacağı bir seviyede tutmak ve hatta gerekirse iç politikada ve seçimlerde kullanabileceği bir koz olarak elinin altında bulundurmak istediği anlaşılıyor.

GÖZLEM– Ekonomik tablo, Hazine ve Maliye Bakanı’nın “çok iyimser açıklamalarına rağmen”, Dolar / Avro / Altın fiyatlarına kadar ana göstergelerdeki zafiyetin arttığı, TÜİK’in “artık kimsenin inanmadığı” enflasyon ve işsizlik açıklamalarının da kimseyi tatmin etmediği bir süreçte, sokaktaki, kahvelerdeki, köylerdeki vatandaşlar bile “Nereye gidiyoruz” sorusunu sormaya başladı. Nereye gidiyoruz?

K– TÜİK’in enflasyonu yüzde 11’ler civarında ancak son bir yıldaki gerçek enflasyonun yüzde 20’leri geçtiği her tarafsız gözlemcinin kabul ettiği bir gerçek. Türkiye ekonomisini yakından izleyen ABD’li saygın ekonomi profesörü Steven Hanke, “yüksek frekanslı veri ve ses bilimi” kullanarak yaptığı ölçümle Türkiye’nin gerçek enflasyonunu yüzde 28,51 olarak açıkladı. Buna karşın banka mevduatları son haftaya kadar net yüzde 7’lerdeydi. Bu nedenle de tasarrufu olan herkes TL’den kaçarak euro, dolar ve altına yönelmişti. Son dönemde döviz ve altındaki artışın nedeni bu. Faiz yükseltmek ekonomiyi duraklatacağı için ve Pandemi sürecinde de görüldüğü üzere, ekonominin yavaşlaması Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en korktuğu senaryo olduğu için Merkez Bankası elindeki tüm rezervleri doların artmamasını sağlamaya çalışmakla harcadı. Ancak Eylül’den itibaren dış borç geri ödemeleri de başlıyor. Artık Merkez’in kullanacağı döviz rezervleri çok sınırlı. Sonuçta eninde sonunda, belki bu ay 20 Ağustos’taki toplantıda değil ama ondan sonra Merkez Bankası faizleri yükseltmeye başlayacak. Faizler yükselince dövize ve altına olan talep azalacak, belki bunların fiyatlarında biraz gerileme olacak. Ancak bu durumda da zaten darda olan ekonomi de daha uzun süreli bir durgunluğa geçecek. Pandeminin de etkisiyle iflaslar daha da artacak. Zaten yüzde 30’lara fırlamış olan gerçek işsizlik rakamları daha da yükselecek, enflasyon döviz ve faizdeki artış nedeniyle talepte azalma olsa bile yüksek kalacak. Sonuçta da dar gelirli için çok daha zor günler başlayacak.

GÖZLEM– Türkiye hemen her şeyi ithal ederken, Dolar / Avro / Altın fiyatları her gün rekor üstüne rekor kırarken, ilan edilen enflasyon rakamlarına “vatandaşın inandığını zanneden” TÜİK yetkililerinin “devleti ne hâle düşürdüklerinin farkında olmamaları” mümkün mü?

K– TÜİK yetkilileri “devleti ne hale düşürdükleri”nden ziyade Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendileriyle ilgili ne düşüneceğini ve “kariyerlerini” nasıl geliştireceklerini düşünüyorlardır. TÜİK’in enflasyon ve bir ölçüde de işsizlik rakamlarıyla ilgili inandırıcılığı son derece düştü. Bu yüzden dikkat ederseniz artık uzmanlar farklı ölçümleri daha fazla kullanmaya, dillendirmeye başladı.

GÖZLEM– Ülke “iç ve dış bu sorunlar içinde çabalar” ve de kamuoyu yoklamaları “Cumhur İttifakı’na karşı Millet İttifakı’nın açık ara önde olduğunu” ortaya koyarken, birdenbire “iki sürpriz çıkış” ile sarsıldı. Muharrem İnce olayı ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ve de “onu destekleyen açıklamalar yapan” AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Fetocu” itham ve iddialarıyla ağır suçladıkları İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’e yaptıkları “Yuvaya dön” çağrısı. Kamuoyunda yaygın görüş, “oyları eriyen” Cumhur İttifakı’na karşı “Millet İttifakı’nın da dağılmasının istendiği” şeklinde.” Sizin görüşünüz?

K– Kesinlikle bu görüşe katılıyorum. Meral Akşener bu oyuna gelmemiş gözüküyor. “Biz millet ittifakından yanayız. Bizim karşılık önerimiz, iyileştirilmiş, güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçiş. Bu konuda yardım isteniyorsa, destek veririz. Şayet çağrı siyasi bir taktikse, biz yola çıktığımız hiçbir insanı yolda bırakmadık” dedi. Öte yandan Muharrem İnce’nin çıkışına ilişkin hiç şüphesiz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bazı hesapları vardır. Eğer seçimler yapılır da karşısına, örneğin sağa daha yakın duran, sağdan daha kolay oy devşirebilecek bir Ekrem İmamoğlu veya Mansur Yavaş yerine Muharrem İnce çıkarsa, şansının daha artacağını düşünüyordur.

GÖZLEM– Muharrem İnce “Ben parti kurmuyorum, ben Cumhurbaşkanı olmak ve yüzde 31 olan oyumu yüzde 51’e çıkararak kazanmak istiyorum” açıklaması, bugün bulunduğu nokta ve CHP Yönetimini düşürdüğü durum konusunda vatandaşı tatmin edebilir mi?

K– Muharrem İnce’nin yaratacağı riskin, genel seçimlerden ziyade Cumhurbaşkanlığı seçimi için önemli olacağı anlaşılıyor. Muharrem İnce Cumhurbaşkanlığı seçimine –eğer yapılırsa- girip ilk turda Millet İttifakı’nın adayından daha fazla oy alırsa, ben ikinci turda ne olursa olsun Tayyip Erdoğan’a karşı şansının çok olduğunu düşünmüyorum. Bırakın muhafazakârları, merkez sağcılar bile Muharrem İnce’ye kolay kolay oy vermez. Belki de Ayasofya açılışına giderek, orada olmasa da Sultanahmet’te namaz kılması bu kesime dönük yürüteceği çabanın bir parçasıydı. Ancak herşeye rağmen, örneğin bir Ekrem İmamoğlu’na göre İnce’nin sağ seçmenden oy alabilmesinin çok daha zor olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılırsa, muhalefetin Erdoğan’a karşı kaybetme riski ortaya çıkar. Ama görüşleri İnce’ye daha yakın olsa bile CHP’nin seçmeninin bu riski görerek merkeze daha yakın, Erdoğan’ı yenme ihtimali daha yüksek olan İmamoğlu gibi bir adaya oy vereceğini tahmin ediyorum.

GÖZLEM– Muharrem İnce’nin tutumu ve hafta içindeki açıklamaları konusunda görüşünüz?

K– Muharrem İnce’nin açıklamalarından benim dikkatimi çeken üç nokta var: Birincisi Cumhurbaşkanlığı seçimi için yola çıkıyor ama bunun partileşme sürecine dönmeyeceği kesin değil. İkincisi Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP’nin 13 bin sandığa gözlemci göndermeyerek 4 milyon oyu başıboş bıraktığını söylüyor. Erdoğan 1,3 milyon eksik oy almış olsa seçimler ikinci tura kalacağı için bu önemli bir iddia. Üçüncüsü de İnce yine seçim gecesi ne yaptığını söylemedi.

GÖZLEM– CHP’den ihraç edilen, sonra zorlaya zorlaya partiye dönen, Kurultay’da, Genel Başkan’ın listesini delerek Parti Meclisi’ne giren, Kadınlar Kurultay’ın da da genel merkezin adayı başkan Fatma Köse’yi mağlup ederek CHP Kadınlar Kolu Genel Başkanı seçilen Aylin Nazlıaka olayını nasıl yorumluyorsunuz? Bu çizgide CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun da önemli bir rolü var. Kaftancıoğlu – Nazlıaka ikilisi parti içinde bir güç merkezi hâline geliyorlar; ne dersiniz?

K– Aylin Nazlıaka, partide Atatürk portresini indirenler ve bunu yeni CHP’nin bir parçası olarak görenler varken, kendi politik kariyerine zarar vermek adına buna dikkat çektiği ama isimleri vermediği için, bana göre haksızca partiden ihraç edilmişti. Gezi olayları. Şehit cenazeleri. Meclis’teki kelepçeli eylemi. Toplumsal olaylarda hep ön planda yer aldı. İnanılmaz mücadeleci, tuttuğunu koparan, parti tabanıyla, delegelerle çok yakın ve iyi ilişkisi olan ancak parti tabanındaki bu ilgiden ve azminden dolayı parti yönetimiyle arası bir türlü düzelmeyen bir siyasetçi. Kadın Kolları Başkanlığı’na gelmesi hem onun, hem de CHP için büyük avantaj olacak. Çünkü Nazlıaka sahalarda çalışmayı seven icraatçı bir politikacı. Bir çalışma alanı olmayıp da söz siyasetine mahkum kaldığında hata yapabilir. En küçük bir sürçmesinde karşısında çok büyük bir kitle bulabilir. Onun için şimdi büyük bir gayretle bir ilden bir başkasına sahalara ineceğini ve kadın seçmenlerin oylarını CHP’ye taşıyacak bir yapıyı oluşturarak CHP’nin, eğer yapılırsa gelecek seçimlerde Millet İttifakı ile beraber iktidar olma ihtimalini arttırmasına büyük katkıda bulunacağını düşünüyorum. Aynı Canan Kaftancıoğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye yarışını kazanmasında CHP’ye sağladığı katkı gibi. Kaftancıoğlu’nun da CHP’nin son yapılan kongresinden sonra parti içinde etkinliğini arttırdığı ve muhtemelen zamanı geldiğinde CHP’nin bir sonraki Genel Başkanı olmak isteyebileceği olası gözüküyor. Bu potansiyelinin olduğu son Kurultay’daki ve sonrasındaki süreç ile ortaya çıktı. Ama etki alanını genişletmesi gerekir. Parti içi siyaset bir şey, ama geniş halk kitlelerine ulaşmak daha farklı bir konu.

GÖZLEM– Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu hafta içinde CHP’yi gelecek seçimlere sokacak yeni Merkez Yürütme Kurulu’nu (MYK) belirledi. 19 üyeli MYK 16’ya indirildi. Kadın, Dış Politika, Tarım ve Basın alanları boş bırakıldı. Eski MYK’dan Parti Meclisi’ne seçilemeyen 4 üye ile beraber seçilen 2 üye gitti. Yerlerine 4 yeni isim geldi. Görüşünüz?

K– Kemal Kılıçdaroğlu MYK’yı büyük oranda aynı isimlerden belirleyerek seçimlere bu kadro ve stratejiyle gideceğini göstermiş oldu. Dış Politika ve Basın alanında sırasıyla Ünal Çeviköz ve Tuncay Özkan PM’ye giremedikleri için MYK’ye onları alamadı. Ancak başdanışmanlığına getirerek bu alanlardaki icraatları yine bu isimlerle yürüteceği anlaşılıyor. Tabii Kılıçdaroğlu’nun PM listesinde Çeviköz’den başka Dış İşleri konusunda uzman birisinin olmaması bana göre bir zaaf. Aynı şekilde acaba askeri konularda uzman birisi de yok mu? Bunlar ülkenin en önemli sorunlarından birisi olan Dış Politika için çok önemli iki konu. Türkiye’nin sorunlarını çözmek için iktidara geldiğini iddia eden bir partinin bu alanlara önemli isimleri getirmesi gerekir. Aynı şekilde tarım politikaları. Türkiye’de tarım konusunu en iyi bilen isimlerden birisi, belki de birincisi PM’ye Kılıçdaroğlu’nun listesini delerek giren Türkiye Ziraat Odaları eski Başkanı Gökhan Günaydın’dır. Ben Cumhuriyet Gazetesi’ndeki muhabirliğim süresince nasıl ekonomi, maliye, yolsuzluklar konularında çok sıkça Kemal Bey’in uzman görüşlerine başvurduysam, tarım konusunda başvurduğum uzman da Gökhan Günaydın idi. Kılıçdaroğlu Günaydın’ı daha önce MYK’ya yerel yönetimlerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak atamış ama daha sonra tekrar MYK’ya almamıştı. Şimdi bence Türkiye’nin en önemli sorunlarından birisi olan ve CHP’nin zayıf kaldığı tarım alanında böyle biri isimden faydalanması gerekir. Düşünün Günaydın illerdeki tüm Ziraat Odaları’na o veya bu şekilde hâkimdir. CHP’nin kırsal kesimde oy oranı düşük. Çiftçiden, köylüden oy alamıyor. Çiftçi, köylü şikayetçi ama uzak olduğu için CHP’ye oy vermiyor. Bunun örgütlenmesini yapacak, çiftçiyi, köylüyü CHP’ye kazandırabilecek bir isim. Niçin kendisinden yararlanılmaz, Kemal Beyi tanıyan, bu konularda egosu olmadığını bilen birisi olarak hiç anlayamıyorum.

GÖZLEM– Biraz da spordan paragraf açalım; büyük bir destek ile göreve gelen ama onca transfere, onda teknik adama, onca sportif direktöre rağmen “vaat ettiklerinin hiçbirini yapamayan” ve Fenerbahçeli taraftarlara “Aziz Yıldırım’ı aratan” şimdi de “Federasyon’a savaş açan” Ali Koç ne yapmak istiyor? “Yel değirmenleriyle savaşan Don Kişot durumuna düştüğüne dair” yorumlar yapılıyor, ne dersiniz?

K– En son Türkiye Futbol Federasyonu’nun (TFF) belirlediği harcama limitleri nedeniyle TFF ile yeni bir polemiğe girdi. Federasyon Haziran 2019’dan itibaren yürürlüğe soktuğu bir talimatla Süper Lig’de yer alan kulüplerin finansal yapılarını sürdürülebilir kılmaları ve kontrol etmeleri için, transfer harcamalarına, maaşlarına ve diğer önemli giderlerine ilişkin bir “Takım Harcama Limiti” getirdi. Fenerbahçe’nin 2020/2021 sezonu harcama limiti geçen yıla göre yüzde 25 düşürülerek 154,4 milyon lira olarak belirlendi. Galatasaray’ın limiti 429, Beşiktaş’ın 259,2 milyon lira. Ali Koç bu limite itiraz ederek “İlk sene 92 milyon avro olarak aldığımız maaş bütçesini 64 milyon avroya indirdik. Şimdi biz 64’den 18’e inemeyiz. Orta yol bulunmak zorunda” diyor. Galatasaray Başkanı Mustafa Cengiz de “Nasıl sen başkan, yöneticisin? Haberin yok ne limit çıkacağından. Oyun başlamış, limit konusunu değiştiremezsiniz” diyor. Federasyon limitleri açıklarken bunların neye göre belirlendiğini kamuoyuna basit bir şekilde duyurmadı. Ancak limitlerin nasıl hesaplanacağı TFF’nin talimatında belli bu açıdan Galatasaray Başkanı haklı ama Ali Koç’un da burada haklı olduğu yerler var. Ülke ciddi bir döviz krizinden geçti ama takımların en önemli harcama kalemleri, transferler ve maaşlar dövizle. 64 milyon avrodan 18 milyon avroya inmek gerçekçi değil. Koç bunun bir şekilde esnetilmesini istedi. Yoksa mecbur bu limitleri aşıp ceza yiyecek. Belki limitleri, dövizdeki artışa göre aşmaya imkan tanıyacak bir esneklik getirilebilir. Açıkçası her ne kadar limitlerin bu şekilde düşük çıkacağını önceden hesaplayıp lobi faaliyetine başlamadığı için eksikliği olsa da, burada ben Fenerbahçe Başkanı’na hak vermekten kendimi alamıyorum. Evet kurallar var ama bir ara yol bulunmalı.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Yazarlar
Website Security Test