Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş
Ana Sayfa / 

Osmanlı’dan kalan miras

28.10.2020
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Yayın kurulu üyemiz ve yazarımız Prof. Dr. Hüsnü Erkan, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla bir yazı kaleme aldı.

Osmanlı Toplumu sanayi uygarlığı öncesi bir toplum yapısına sahipti. Sanayi öncesi toplum yapıları tarıma dayalı geleneksel toplum yapılanması özelliği gösterir. Tarıma dayalı toplum yapılarında, temel üretim faktörü topraktır. Tarımsal üretim, hayvancılık ve tarımsal ürün ticareti ekonomik ilişkileri belirler. Bu tür toplum yapısında, kullanılan teknolojiler, geleneksel teknolojilerdir. El emeği ile üretilmiş, doğadaki malzemenin el emeği ile şekillenmesine dayalı alet ve edevatın (saban, çekiç, orak ve benzeri) içerdiği teknolojiler, yüzyıllar ve bin yıllar boyu kullanılmış olduğu için gelenekseldir. Bu teknolojinin temelindeki zihniyet yapısı, yani "düşünme paradigması" durağandır. Bu toplum yaşantısında doğaüstü güçlerin, yaşamın her boyutunda mutlak üstünlüğünü kabullenen geleneksel dünya görüşü geçerlidir. Bu nedenle kültürel alanda, durağan değerler, yani mitolojik değerlerle beslenmiş dini inançlar tolumun işleyiş ve yönlenmesinde ana unsurlardır. Tarım toplumunun politik iktidarı, organize fiziki güç kullanımına ve bunun yaratığı korku öğesine dayalı olduğu için, otoriter yapıdaki krallık sistemi; Osmanlıda padişahlık sistemi, temel politik örgütlenmedir.

Kendine özgü tipik bir Tarım toplumu olan Osmanlı, kapitalist yoldan sanayileşmek için gerekli ön koşullara sahip değildi. Toplumda kişisel ellerde servet birikimi ve özel girişimciliğin ön koşulları yoktu. Bu nedenle Batı toplumlarının 14. Yüz yılda başlayıp; 18. ve 19.  Yüzyıla kadar yaşadığı köklü dönüşümler olan Rönesans, hümanizma, reformasyon ve aydınlanma süreçlerine uzak kaldı. Ayrıca bu süreçlerin yarattığı sanayi toplumuna dönüşüm olgusunu da yaratamadı.  Bu nedenle Batı’nın bu süreçler içinde gerçekleştirdiğine benzer bir zihniyet değişimi ve teknolojik yenilenme ile sanayi devrimi ve ekonomik dönüşüm yaşanmadı. Osmanlı yönetimi bu gecikmenin farkına vardığında, başlattığı reform hareketleri, kendi geleneğinden kaynaklanan kısır döngüden çıkamayıp, sadece tepedeki devlet katıyla (ordu ve bürokrasiyle) sınırlı bir değişim yaşadı. Toplum tabanına inen bir zihniyet ve toplumsal yapılanma ile üretim teknolojisini değiştiren ve sanayi toplumunu yaratan dönüşüm gerçekleşmedi. Bütün bu süreçleri gerçekleştirme görevi Cumhuriyet Dönemine kalacaktı.

Diğer yandan Osmanlı, Batı karşısında ekonomik ve siyasi açıdan giderek güçsüzleşirken, kozmopolit yapısını oluşturan milletler, Batılıların da yardımı ile birer birer bağımsızlık yarışına girdi. Bitme ve tükenme sürecine giren Osmanlıya,  Sykes ve Picot gizli anlaşması çerçevesinde, dönemin güçlü devletleri olarak Fransa ve dönemin süper gücü İngiltere son darbeyi vurmayı planladı ve Birinci Dünya Harbi bu planın uygulanmasına hizmet etti. Bir zamanların Süper gücü Osmanlı’nın son toprakları işgal edildi. Orduları dağıtıldı. Toprakları paylaşıldı. Geriye iki seçenek bırakmak istediler: ya İç Anadolu’da bağımlı küçük bir Türk toplumu; ya da Orta Asya’ya geri sürülmek. Zaten sağlıklı ve çağın gereklerine uygun bir eğitim sistemi olmayan Osmanlı’nın çoğu eğitimli kesimi ve gençleri Çanakkale’de kaybedilmişti. Emperyal güçler Türklere yaşayacakları bağımsız bir ülke bırakma niyetinde değildi. Sadece kendi kontrollerinde ve yönetiminde, budanmış, ufalanmış küçük bir sömürge ülkesi olan karar parçası bırakmak istiyorlardı. Ancak hesap etmedikleri bir durum vardı: Emperyal güçleri Anafartalar’da bir kez dize getirmiş olan 20. yüzyılın büyük dâhisi Mustafa Kemal’in imkânsızı imkanlı kılan sarsılmaz irade ve stratejik dehası, bu kez de karşılarına dikilecekti.

Atatürk Cumhuriyeti

Mustafa Kemal, “imkânsızı imkânlı kılmak” için önce her şeyi planladı. Güvenilir arkadaşları ile gerekli görüşmeleri yaptı. Hazırladığı stratejik Planını uygulamak üzere Anadolu’ya geçti. Zoru başarma sürecine girdi. Her bir aşaması bitmez tükenmez zorluklarla dolu olan süreçleri, planladığı gibi sırasıyla uygulamaya koydu. Bitmiş tükenmiş ve dağılmış toplumun temsilcilerini Erzurum ve Sivas kongreleri ile bir araya getirdi. Ankara merkez seçildi.  Önce Meclis ve Meclis Hükümeti kuruldu. Yurdun her yerindeki direnişler koordine edildi. Sonra düzenli Ordu oluşturuldu. Ordu için silah, kaynak ve bütçe yokluklar içinde yaratıldı.  Sakarya Meydan Muharebesi ile Büyük Taarruz ile güçlü düşman orduları ve emperyal güçler yenilerek Kurtuluş Savaşı başarı ile tamamlandı. Bu süreçlerin her biri,  yokluk ve olanaksızlıklar yanında iç ve dış düşmanların direniş, kışkırtma, isyan ve işbirliğine rağmen, Mustafa Kemal’in dâhiyane stratejik planlama ve titiz uygulamaları sayesinde gerçekleşti. Nihayet sıra Cumhuriyetin ilan edilmesi aşamasına gelmişti. Tüm bu süreçte beraber olduğu çok yakın arkadaşlarının zihniyet yapısı, çağdaş bir Cumhuriyet rejiminin gerektirdiği zihniyet ve dünya görüşü olgunluğunda değildi. Hala geleneksel tarım toplumunun bağımlı, itaate dayalı, kul ve ümmet olma düşüncesine hapsolmuş bir zihniyet yapısına sahipti. Büyük Dahi, anlık fırsatı çok yakınındaki birkaç kişi ile planlayıp, stratejik ustalıkla uygulamaya koyarak 29 Ekim 1923 günü Cumhuriyeti ilan etti.

Mustafa Kemal,  bağımsızlık savaşı vererek kuracağı devlet için Cumhuriyet Rejimini çok önceden kafasında olgunlaştırmıştı. Zira;

  • Cumhuriyet rejimi ile ülke yönetimi, saltanat ve kişi egemenliği yerine TBMM’ne, yani Millet Egemenliğine bırakılıyordu. Kurtuluş Savaşı bile Meclis hükümeti ile yürütülmüştü.
  • TBMM’sinin varlığı demek milletin vekillerini seçerek ülke yönetimine katılması demekti.
  • Seçme ve seçilme haklarının varlığı gelecekteki çok partili demokratik sistemin ön koşulları demekti.
  • Özgürce seçme ve seçilme hakkına sahip kadınlı erkekli her Türk vatandaşı, kul olmaktan bağımsız birey olmaya terfi ettiriliyordu.
  • Mustafa Kemal, hak ve hukuka saygılı zihniyet yapısı nedeniyle daha 1921 yılında anayasa yapılmış ve bütün süreci buna uygun olarak yönetmişti.
  • Katılımcı bir yapı oluşturmak ve toplum tabanına inmek için Halkçılık Programını 9 umde olarak kendisi hazırlamıştı. Kuracağı Cumhuriyetin asli sahiplerini daha önceden hazırlamaya çalışıyordu.
  • Cumhuriyetin ilanı ile çağdaş bir toplum ve ülke inşa etme süreci başladı. İlk yıllar, uygar ve çağdaş bir toplumun, ekonomik, politik ve sosyal alanlarda kurumsal ve hukuksal altyapısını hazırlamakla geçti. Bunun için her alanda sayısız yasal düzenlemeler getirildi.
  • Çağdaş uygarlığın üyesi bir toplum için Kurumsal altyapının kalıcılığını sağlayacak kültürel ve sosyal devrimler gerçekleştirildi.
  • Laiklik, Türk kültürün dünyevi bakış açısının felsefi boyutta Maturidi, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş, Yunus Emre ve Mevlana çizgisinde; siyasi açıdan Tuğrul Bey ve ilk dönem Osmanlı geleneğinin devamı olarak devreye alındı.
  • Medeni Kanun, Ticaret ve Ceza kanunları çağdaş bir toplum için düzenlendi.
  • Yasal ve kurumsal düzenlemeleri yeter görülmeyip, Cumhuriyetin ilelebet yaşayabilmesi için, Fikri hür, vicdanı hür ve irfanı hür nesiller yetiştirmek için eğitim ve yazı devrimlerini gerçekleştirildi.
  • İki kez çok partili sistem denemesi yaşandı.
  • Atatürk kendisi, çok partili Demokrasiyi Anlatmak için Medeni Bilgileri ve bilimsel düşünceye vurgu yapmak için Geometri kitaplarını hazırladı.
  • Kuracağı Ekonomik Sistemi belirlemek için İzmir İktisat kongresini, her kesimin temsilcileri ve kadın işçilerin katılımı ile gerçekleştirdi.
  • Türkiye Ekonomisini uzun süre ayakta tutan KİT’ler, açık vermeyen dar bütçe imkânları ile kuruldu.
  • Genç Cumhuriyetin demir yolları ağının kurulması sağlandı.
  • Üniversite Reformu ve yurt dışına yetenekli gençleri göndererek bilim insanı yetiştirme ve çağdaş eğitimin önünü açarak, fikri hür, vicdanı hür ve irfanı hür nesiller yetişmesi sağlandı.

Atatürk, Batının 400 yıllık sürecini, 15 yıla sığdırıp, Çağdaş Uygarlığın üstüne çıkma vizyonu olan bir Türkiye Cumhuriyeti bıraktı. Cumhuriyete karşı olan çevrelerle, diğer bazı çevrelerin bunu 15 yılda sindiremeyişi olağan bir durumdu. Bu yapılanlardan daha önemlisi, yaşam için her şey için, donmuş ideolojiler yerine, bilimin ve fennin rehber edinilmesini Atatürk miras bıraktı. Aksine onun çağındaki tüm otoriter ve donmuş ideolojiler tarihin çöp sepetinde yerini aldı.  İnönü dönemi genç Cumhuriyetin aynı rotada kurumlaşmasını; Savaştan korunmasını ve çok partili Sisteme geçişi ülkeye kazandırdı. Bayar Menderes dönemi, özel girişimciliğin gelişimi ve kentler arası otoyol ulaşımı ile ekonomik bütünleşmeye katkı yaptı. Demirel dönemi, Cumhuriyetin sanayi hamlesini gerçekleştirdi. Tüketim malları sanayisi tamamlanmış, ara malları sanayisi devreye alınmış bir düzeye taşındı. Özal dönemi, Cumhuriyet Türkiye’sinin birikimini dış ticarete açtı.

Ne var ki, mekanik teknoloji ve dünya görüşünün yarattığı sanayi uygarlığı yerine; kuantum teknolojilerinin yarattığı bilgi uygarlığı ve küreselleşmenin devreye girişi yeterli ölçüde algılanamadı ve uyum gösterilemedi. Bu yüzden 90’lı yıllar ekonomik açıdan buhranlı geçti. Buhrandan çıkış acı faturalar ödenerek, Kemal Derviş’in Ekonomik programı ile sağlandı. Ayrıca bilgi çağının bilim temelli yenilikçi yapılanması için elzem olan, bağımsız ve bilim temelli yönetim ile bağımsız denetleme kurumlarını çağın mantığına uygun olarak devreye aldı. Kısacası Bilimin ve çağdaşlığın rotasında Cumhuriyetin kazanımlarını koruma ve geliştirme arayışı devam ediyordu. Derviş’in getirdiği programa bağlı kalınması ile sağlanan ekonomik toparlanma ve gelişme ivmesi ülke ekonomisinin 2008 krizine kadar taşıdı. Ayrıca Cumhuriyetin kazanımları olan KİT’lerin hızlı özelleştirilmesi Bütçe açıklarının kapatılmasına ve ekonominin sağlıklı kalmasına büyük katkı yaptı.

Bugünü belirleyen süreçler

90’lı yılların çözümsüzlüğü ve mevcut partilerin çözüm bulmakta yetersizliği toplumu yeni bir arayışa iterken kitlelerin iki korkusu vardı. İlki, 90’lı yılların siyasi çözümsüzlüğü idi. Zira bu dönemde görev alan partiler yaşanan ülke sorunlarını çözememişti. Su yüzüne çıkmamadan toplumun şuur altındaki asıl korkusu, yeni teknolojilerin ve küreselleşmenin meydan okuyuşundan kaynaklanıyordu. Bu korku, kitlelerin sığınma arayışı olarak, zaten tanış olduğu muhafazakar ideolojileri gündeme getirdi. Bunlar milliyetçilik ve dini değerlerde sığınma arayışı idi. Bu ihtiyaca önce Erbakan ve MHP işbirliği cevap verdi. Ancak Erbakan Hükümetinin iktidardan düşürülmesi AKP’nin devreye girmesi için uygun ortam oluşturdu.

Bunu kolaylaştıran unsurlar vardı. Türk toplumunda kitleler geleneksel olarak iktidarda kendinden birini görmek ister. Kendini, seçtiği lideri ile özdeşleştirir. Toplumun yüzde 70’nin köylü olduğu dönemde, Demirel, kitleler için kendinden biriydi. Oysa Milenyum dönümüne kadar Türk toplumunun sosyolojik yapısı değişmişti. Toplumun yüzde 70-80‘i artık kentlerde ve bu kent nüfusunu yine yüzde 70’i kent varoşlarında yaşıyordu. Varoş yaşantısı kır kültürünün kentteki devamı, ancak kent ile yeterli entegre olamamış kesimidir. Bu yüzden kentlinin kendine bakışına tepkilidir. Kendisi ile yer sofrasında oturup birlikte yemek yiyebilen insanları kendine daha yakın ve kendinden birisi olarak görür. AKP’nin yönetici kadrosu bu duygulara büyük ölçüde uygun düşüyordu. Bir yandan teknoloji ve küreselleşmenin meydan okuyuşuna karşı oluşan korku ve tepki, diğer yandan geleneksel inançlara sığınma arayışı ile kendi ile özdeşleşen lideri bulma algısı AKP’yi güçlü olarak iktidara taşıdı. AKP başlangıçta özgürlükçü ve çoğulcu bir algı yarattı. KİT’leri hızla satarak bütçe açıklarını kapattı. Ayrıca başlangıçta Derviş’in programına uygun davranıldı. AB ile üyelik yönünde fasıllar açıldı. Böylece ilk yıllar başarılı geçti.

Ne var ki AKP’nin tabanında tarikatların büyük ağırlığı bulunuyordu. Bunlardan birisi olan FETÖ, devlet kurumlaşmasında yeterince güçlendiğini görüp, yalnızca kendi siyasi İslamcı ideolojisini ve iktidarını hakim kılmak istedi. Bu süreç, Atatürk Cumhuriyetin oluşturduğu kurum ve yapıları, komplo teorileri ile tasfiye etme sürecine girdi. Süreç bir darbe girişimine kadar uzandı. Bugün FETÖ’nün ordu ve güvenlik içindeki örgütlenmesi önemli ölçüde tasfiye edilmekle birlikte; siyasi ayağı askıda kaldı. Bunun ötesinde, ülkemizdeki 30’u aşkın tarikatın varlığı, AKP’nin kendinin ilan ettiği “muhafazakar demokrat” ideoloji yerine, siyasi İslam’a açık durumdaki geleneksel-muhafazakar ve donuk bir ideolojiye yönelmesine yol açtı. Kutsal dinin siyasi ideolojiye dönüşmesi, üstelik parti oy kaybettikçe, bu muhafazakar tabanı konsolide etmek için, Atatürk Cumhuriyetinin kurum ve değerlerinin kısıtlanması, erozyonu veya değiştirilmesi gündeme geliyor. Parlamenter sistemden, partili başkanlık sistemine geçiş; ulusal bayramların kutlamalarındaki kısıtlar, Atatürk isminin ve hatta TC logosunun dönem dönem tartışma konusu olması gibi sayısız örnek söz konusu oldu. 8 yıllık temel eğitimin 12 yıla çıkması söz konusu iken, 4 er yıllık kesintili yapılması; eğitimde mantık ve felsefe derslerinin kaldırılması gibi uygulamaların devreye alınması, bunun yerine kontrolsüz kuran kurslarının tarikatlar kontrolünde yaygınlaştırılması yine bu yöndeki uygulamalar oldu. Osmanlı devletinin bilim ve teknolojiye ayak uyduramadığı için yıkılmasına yol açan geleneksel dogmatik ve donuk değerlere özenme doruk noktasına ulaştı. Ülkenin rotası giderek Orta Doğu ülkeleri ve kültürüne yöneldi. Toplum  “açık toplum” yerine, giderek kapalı toplum değerlerine yönelim oldu. Hukukun üstünlüğü, kural ve kurumlar yerine talimatlarla yönetim öne çıktı. Çağdaşlık ve bilim yerine, geleneksel kapalı, donuk ve mutlak değerler daha çok itibar görür oldu. Liyakat ve başarı yerine, yandaşlık ve kayırmacılık ön planda tutulur oldu. Mutlakçı ve kapalı kültür değerlerine dayalı geleneksel ve bağnaz dünya görüşüne sahip kitlelerin parti sadakati için Atatürk Cumhuriyetinin değer, ilke, kural ve kurumlarından verilen tavizler, toplumda kutuplaşma ve gerilimin artmasına yol açıyor. Yaşanan bütün bu olgular sürdürülebilir olmaktan uzaktır. Ülkenin değişen rotasında bir düzelme için AKP’nin kendi ilk kuruluşunda ilan ettiği “çağdaş muhafazakâr” değer ve dünya görüşüne dönmesi bir seçenek. Aksi durumda tarikatların kuyruğuna takılı olarak gelişen süreç ülkeyi karanlığa, gerilime, çıkmaza sürüklerken gelişmiş çağdaş toplum olmak yerine; Arap kültür ve hurafelerinin işlerlik kazandığı geleneksel bir Orta Doğu ülkesi olmaya yol alınması sürdürülebilir değildir. Son tahlilde, Atatürk mucizesini yaşamış bu toplum bu gidişi tersine çevirecek bir tercihe yönelmekte tereddüt etmeyecektir. Ancak, bilim ve teknolojideki yeniliklerin, neredeyse her 6 ayda bir ikiye katlandığı günümüz dünyasında ülkenin kaybettiği zaman, fırsat ve enerjinin telafi edilemez olmasıdır. Türkiye için çözüm, 400 yılı 15 yıla sığdıran büyük Dahi Atatürk’ün bakış açısı ile günümüz bilim ve teknolojinin sentezlenip sürdürülmesinde yatıyor.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Yazarlar
Website Security Test