Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş
Ana Sayfa / 

Murat Kışlalı; ''Zaman kazanmak için takiye yapılıyor!..''

20.11.2020
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Gazeteci Yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in ülke gündeminde olan olaylar ve gelişmelerle ilgili sorularını cevapladı. İşte görüşleri…

GÖZLEM– Cumhurbaşkanı’nın tam da “ekonomi / hukuk / demokrasi reformu yapılacağını ve şahlanılacağını” açıkladığı günün hemen sonrasında, MHP Genel Başkan Yardımcılarının suç duyurusu ile Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı “CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun dokunulmazlığının kaldırılması için” hazırladığı fezlekeyi Meclis’e gönderdi. İçişleri Bakanlığı Belediye Başkanlarının “depremden söz etmesini ve açıklama yapmasını” yasakladı. Dahası, “Kanal İstanbul’a karşı olan” İstanbul Büyükşehir Başkanı hakkında “Kanal İstanbul’a Hayır” afişleri için inceleme başlattı. Bu tabloyu nasıl yorumluyorsunuz?

K– Bu durum, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın adalet ve ekonomi ile ilgili ifadeleri ile onu izleyen Adalet Bakanı, yeni Hazine ve Maliye Bakanı ve yeni Merkez Bankası Başkanı’nın yaptığı açıklamaların tamamen ekonomideki bozukluğa ve bunun giderilmesi için yurtdışından sıcak para girişinin sağlanmasına dönük çabalar olduğunu ortaya koyuyor. Amaç bu açıklamalarla beraber bir faiz artışı yapılacağı havası yaratılarak dövize dönük talebin kısılması, kurların düşürülmesi ve bu sayede ekonominin düzeltilebilmesi için biraz zaman kazanmaktı. Bu “açılım”, Erdoğan’ın her zaman kullandığı taktik olan algı yaratma politikasının bir tezahürü oldu. Bir nevi ekonomik takiye yapıldı. Kalıcı olarak olumlu bir yatırım ortamı yaratmanın olmazsa olmaz koşulu adalet sisteminin iyi işlemesi. Ama burada amaç sadece sıcak para girişi hedeflenerek zaman kazanmak olduğu için işin hukuki ayağının söylem dışında gerçekleştirilmesine gerek yok. Erdoğan yeni “açılım” açıklamalarında samimi olsa bu bahsettiğiniz gelişmelerin aksine, yapılan hukuksuzlukların, adaletsizliklerin düzeltilmesine dönük icraatlar görürdük. Örneğin Enis Berberoğlu’nun Meclis’e dönmesi, Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması. Bunun için Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun devreye girmesi. Bunlar, Erdoğan istese çok kolay halledilecek meseleler. Ama istemiyor. Amacı bu değil. Amacı bozulan havayı dağıtmak için “iki adım ileri bir adım geri” taktiğiyle “sanki öyle yapıyormuş” gibi gözükerek zaman kazanmak ve ekonomide işleri biraz düzeltebilirse diğer “adalet” konularını unutturmak.

GÖZLEM– Ülke insanı tam bu tabloyu tartışırken, devreye Alaattin Çakıcı girdi. “Af kanunu ile hapishaneden çıkan” Çakıcı, avukatı aracılığı ile CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu için “çok ağır hakaretlerle dolu” bir açıklama yaptı ve tehdit etti. Cumhur İttifakı’ndan ve de Cumhuriyet Savcılığı’ndan “bu acı ve çirkin tablo” için ses seda çıkmazken, CHP bütün teşkilatlarıyla sert tepki gösterdi. Bu tepkiye Selamet / Deva / Gelecek partileri de katıldılar. Ne diyorsunuz?

K– CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, hafta içindeki grup konuşmasında “Buradan (MHP Genel Başkanı Devlet) Bahçeli’ye bazı sözlerim var: CHP’yi çok sık eleştiriyor. Ona görev verilmiş çünkü. Bekçilik görevi yaptığı için ‘CHP ile sen uğraş ben ses çıkarmayayım’. ... Bizim milliyetçiliğimizi sorguluyorlar. Kendi vatan toprağında dalgalanan bayrağı indirip Süleyman Şah Türbesi’ni kaçırıp vatan toprağını teröre teslim edenlerin (Erdoğan’ı kastediyor) bekçiliğini asla ve asla CHP’liler yapmaz. Tank Palet Fabrikası’nı beş kuruş para almadan Katar ordusuna peşkeş çekenler asla milliyetçi olamazlar. Hiçbir milliyetçi, ülkücü buna evet demez. Ama Saray’a bekçilik yapanlar (Bahçeli’yi kastediyor) evet diyebilir” demişti. Hapisten Bahçeli’nin teklifi ile getirilen af sayesinde çıkan Alaattin Çakıcı’nın hakaret ve tehdidi bu konuşma sonrası geldi. Erdoğan’ın konuya ilişkin hiçbir ciddi adım atacağını sanmıyorum. Kendisi zaten sık sık Kılıçdaroğlu’nu hedef gösteriyor. Kılıçdaroğlu’na yönelik linç girişiminde de benzer bir süreç işlemiş, olaydan ciddi bir sonuç çıkmamış, saldırgan serbest bırakılmıştı. Burada da böyle olacaktır. Öte yandan düşünün, bu linç girişimi Erdoğan’a karşı yapılsa, birisi Erdoğan’a bir yumruk atsa veya burada olduğu gibi ağır hakaretler ve tehditlerde bulunsa o kişiye neler olurdu?

GÖZLEM– Çakıcı’nın mektubu ile ilgili olarak Devlet Bahçeli, “Dava arkadaşımdır” açıklaması yaptı ve Çakıcı’yı savundu. Bu açıklama üzerine Çakıcı’nın 2015 yılı 14 Şubat’ında Bahçeli hakkında yaptığı “çok ağır açıklama” “yeniden” sosyal medyaya indi. Türk siyaseti böyle bir tabloyu hak ediyor mu?

K– Maalesef, Türkiye’de şu an için siyasetin en önde gelen şahsı olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve onu izleyen cephenin yarattığı ve bundan beslendiği bir tablo bu. Cumhur İttifakı gerginlik, şiddet ve saldırganlıktan besleniyor. Çünkü “güç” kendi ellerinde. Eğer hukuk sistemi, adalet, bununla beraber devlet sistemi işlemezse siyaset de gittikçe yozlaşarak kuralsızlığın kural olduğu, daha doğrusu kuralların adamına göre işlediği bir sisteme döner. Burada bu sürecin en ileri noktalarını yaşıyoruz.

GÖZLEM– Ülkücü hareketi yasaklayan Avusturya ve Fransa’dan sonra Almanya da harekete geçti. Merkel’in CDU Partisi ile beraber Yeşiller ve FDP Almanya Federal Meclis’e öneri getiriyorlar. Öneride “Alman Federal Meclisi, Federal Hükümeti, Avrupa’daki ve uluslararası alandaki partnerlerimizle birlikte ‘Ülkücü hareketin’ Avrupa’daki etkisini azaltmak için gerekli tüm önlemleri alacak” deniliyor. Görüşünüz?

K– Avrupa’da ülkücülüğün, örneğin dincilik veya ırkçılık gibi akımlardan ne derecede farklı görüldüğü veya Avrupa’ya ne şekilde zararı olduğu konularında yeterince bilgi sahibi değilim. Ancak Avrupa’daki bu “ülkücü hareketi yasaklama” eğiliminin, ülkücülüğün veya ülkücülük adı altında yapılanların kendi başına, objektif olarak “kötü” olmasından ziyade, “kendileri açısından kötü” olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Örneğin Almanya’da bir ara aşırı dinciliğe karşı Federal Anayasa Koruma Teşkilatı’nın attığı önemli adımlar vardı. Ancak şimdi Almanya, Gülencileri ve aşırı dincileri koruyan, kollayan bir görünüme büründü. Aşırı dinciler zararlı değil de ülkücü hareket mi zararlı? Maalesef gelişmiş Batı aldığı karar ve politikalarında ciddi biçimde “ideal” değerlerinden, örneğin objektiflikten, çağdaşlıktan, mesela mülteciler açısından insan haklarından uzaklaşarak hiç olmadığı kadar ileri bir “ayrımcılık, haksızlık, çıkarcılık” yapma dönemine girdi. Bu sadece toplumsal olaylara değil, siyasetine de yansıdı. Örneğin yüzölçümü 10 kilometrekare olan, Anadolu’ya 2, Yunanistan’a 580 kilometre uzaklıktaki Meis adasına dayanarak Yunanistan’ın Türkiye’den neredeyse 150 bin kilometrekarelik bir deniz alanını “çalması”nı makul ve haklı görebiliyorlar. Bu durumda da, biz “hangi ‘Çağdaş medeniyetler seviyesi’ni hedefliyoruz” diye düşünmek gerekiyor.

GÖZLEM– “Ekonomi Reformu’nun ‘acı reçete’ ile yapılacağı” anlaşılıyor; “Acı reçete” sizce ne anlama geliyor?

K– Artacak faizler ve artan döviz kuru nedeniyle fiyatlar artacak. Bunlar ve yine artacak faizler üretim maliyetlerini arttıracak. Ekonomi zora girecek. Gelirler azalacak. Bütçe açığı faizlerin ve dövizin artışından dolayı daha da büyüyecek. Bunun sonucunda da vergiler arttırılmak zorunda kalınacak. Bunlara Pandeminin yarattığı, yaratacağı ekonomik daralmayı da ekleyin. Bu olumsuz tablodan en başta dar gelirli kesimlerle, küçük işletme sahipleri zarar görecek.

GÖZLEM– Cumhurbaşkanı’nın ve yeni Hazine ve Maliye Bakanı’nın “faiz konusundaki konuşmaları”, döviz ve altın fiyatlarına “in / çık” çizgisinde zikzaklar çizdirdi. Sonunda “yeni bakan, yeni Merkez Bankası Başkanı’nın göreve başlamasından sonra faiz kararının çıkacağı 19 Kasım günü merakla beklenmeye başladı. Çıkan karar konusunda görüşünüz?

K– Evet. Merkez Bankası Para Politikası Kurulu politika faizini 475 baz puan arttırarak yüzde 15’e çıkardı. Merkez Bankası Başkanı’nın değişmesi ve Berat Albayrak’ın istifası ile sonuçlanan krizden önceki son PPK toplantısında da faizin benzer seviyelerde artırılacağı beklentisi oluşmuş, hatta Merkez Bankası bu şekilde bir beklenti yönetimi yürütmüş, ancak son anda Cumhurbaşkanı Erdoğan ikna edilemeyince faiz seviyesi yüzde 10,25’de kalmış ve doların 9 liraya yaklaştığı bir döviz artışı ayı yaşanmıştı. Şimdi anlaşılıyor ki Erdoğan o hatasını anladı, kendi hatasının sorumluluğunu Merkez Bankası Başkanı ve Hazine Bakanı’na yükledikten sonra, geçen haftaki “Ekonomiyi fiyat istikrarı, finansal istikrar ve makroekonomik istikrar olmak üzere üç sacayağı üzerinde inşa edecekleri, acı da olsa doğru reçeteleri uygulayacakları, güven ve kredibilite kazanımına daha fazla odaklanacakları” ve “Faizlerin en azından enflasyon seviyesinde tutulma mecburiyeti” tarzı söylemlerinin gereği olarak faizlerin arttırılmasına karşı çıkmadı. Ben geçen haftaki söyleşimizde “Burada örneğin 400-500 puanlık ciddi bir faiz artışı yapılırsa, yani Politika Faizi yüzde 15 civarına çıkartılırsa, o zaman belki (döviz kurlarında) bir miktar daha düşüş yaşanabilir” demiştim. Şimdi görüntü o yönde. Ancak Türkiye’nin ekonomik sorunları devam ediyor. Çok ciddi bir dış borç, faizlerin yükselmesi ve pandemi nedeniyle iyice kötüleşen ekonomik kriz, bütçe açığı ve dövize yönelik talebi kalıcı tutacak iç-dış politik konjonktürden, dövize bağlı altyapı yatırımlarına bir dizi nedenden dolayı döviz kurlarının orta vadede artmaya devam edeceğini düşünüyorum. Buna bir de şunu eklemek isterim: Her ne kadar faizler yüzde 15’e çıkartılmış olsa da piyasada zaten mevduata buna yakın faiz veriliyordu. Yani bu artışla mevduat faizleri ciddi biçimde artmayacak. Dolayısıyla bu açıdan da döviz, mevduata alternatif bir yatırım aracı olarak talep görmeye devam edecek. Öte yandan kısmen de olsa istenen etki yaratılmış olduğundan, yani çok yakın kriz görüntüsü ortadan kaybolduğundan dolayı Erdoğan’ın adalet, hukuk sistemi ile ilgili söylemini hızla unutma, unutturma yoluna gideceğini tahmin ediyorum. “O kadarına da gerek yokmuş” diyecektir.

GÖZLEM– Pandemi aldı başını “büyük endişeler yaratan” bir hızla yurda yayılıyor. Hasta sayısı, vaka sayısı, ölü sayısı her gün yeni zirve yapıyor. Alınan genel ve yerel tedbirlerin ömrü birkaç günü geçmiyor, sonra “değişik” yeni tedbirler geliyor. Bilim adamları “14 günlük kesin ve genel karantina / kapanma şart” diyorlar; ama gene getirilen tedbirler yarım yarım; ne diyorsunuz?

K– Kesinlikle haklısınız. Bilimsel açıdan 14, hatta bir görüşe göre 28 günlük “kesin ve genel kapanma/karantina” dönemine geçilmesi gerekiyor. Yoksa ciddi seviyelere ulaşan Pandeminin etkilerinin, bir süre sonra hastanelerde yoğun bakım ünitelerinde kapasitenin dolmasıyla “hasta seçmek zorunda kalmaya gidecek” kadar ağır ve ahlaki kararların verilmesinin gerekeceği bir noktaya varacağı anlaşılıyor. Ancak hâlâ ekonomik nedenlerle; açıkçası Cumhurbaşkanı Erdoğan ekonomide daha büyük bir daralmanın iktidarı açısından çok olumsuz olacağını düşündüğü için, yarım kalmış ve çok daha uzun vadelere yayılacağı anlaşılan tedbirlerle durum idare edilmeye çalışılıyor. Oysa bir aylık tam bir kapanmanın devletin mağdur olacak kesimlere destek vermesinden doğacak maliyeti, kanımca bu tür yarım tedbirlerle 6-8 ay sürecek bir dönemin maliyetinden daha fazla olmayacaktır. Ekonomi de bir aylık kapanmadan sonra çok daha hızlı toplanacaktır. Eninde sonunda iktidarın da o noktaya geleceğini, ancak salgın çok daha ciddi boyutlara gelmeden atacağı keskin adımların kendi aleyhine olacağı hesabında oldukları için bu adımları şimdiden atmadıklarını düşünüyorum. Nihayetinde salgın tablosu çok daha kötüleştiğinde “Artık yapacak bir şey kalmadı” deyip “keskin” adımları atmak, tablo o kadar kötüleşmeden önlem almaktan daha kolay. Ancak olan, aradan geçen zamanda hayatını kaybedenlere olacak. O da muhtemelen “kader”e bağlanacaktır.

GÖZLEM– Dağlık Karabağ anlaşmasında, “Türkiye, Karabağ’a asker sokamadı”, ama Meclis’ten “Azerbaycan’a asker gönderme kararı” çıkarıldı. Bu sonuç, Kafkasya’da “Rus gölgesinin bütün ağırlığı ile ortaya çıkmasını” sağlamış olmuyor mu?

K– Rusya, çok başarılı bir manevrayla sadece Karabağ’da değil, Azerbaycan’da da askeri varlığıyla bulunmayı sağlamış oldu. Bir de Ermenistan’da Batı yanlısı Paşinyan yönetimi iktidardan giderse, bir taşla iki kuş vurmuş olacak. Savaşı başarıyla kazanarak Karabağ’da kaybettiği bölgelerin yüzde 70’ini eline geçiren Azerbaycan yönetimi ise, hem geri kalan yüzde 30 nedeniyle, hem de Rus askerinin topraklarına girmesine izin vermiş olmaktan dolayı sevincini “buruk” yaşıyordur diye düşünüyorum. Ortada bana göre hâlâ tam olarak “tamamlanmamış” bir durum var.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Yazarlar
Website Security Test