Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş
Ana Sayfa / 

Murat Kışlalı: “Memur ve emeklilere refah payı vermek için kaynak bulmak zor değildi!..”

8.1.2021
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Gazeteci Yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in dünya ve Türkiye’deki olaylarla ilgili sorularını cevapladı. Kışlalı, ABD Başkanlık seçimlerinde yaşanan gergin süreç, Boğaziçi Üniversitesi’nde süren eylemler, yıllık enflasyon, 2021’de uygulanacak asgari ücret, memur, emekli, dul ve yetim aylıklarına yapılacak zam oranlarıyla ilgili açıklamalarda bulundu. İşte görüşleri…

GÖZLEM – Trumpçıların, Trump’ın yaptığı ve “Asla yenilgiyi kabul etmeyeceğim” dediği mitingin arkasından “Biden’in başkanlığının delege oylarının sayılıp, resmen tescil edileceği oturumun düzenlendiği sırada” Kongre binasını basmalarını, kan dökülmesini ve kongrenin etrafındaki iki merkezde patlayıcıların bulunmasını nasıl yorumluyorsunuz?

K – Bütün dünya genel olarak bir “totaliterleşmeye” doğru gidiyor. Ülkeleri yönetenlerin gittikçe daha diktatörleştiği veya en azından daha despot yöntemler kullanma yoluna gittiği bir dönemdeyiz. Bunda, son 40 yılda ortaya çıkan refahın bölünmesindeki adaletsizlikler ve hâkim gruplar tarafından bu adaletsiz dağılımın korunmasına yönelik kaygıların etkisi büyük. Amerika Birleşik Devletleri’nde de Trump, demokrasinin zaaflarından ve Amerika’nın kırsal, muhafazakâr seçmeninin gelir düzeyinin görece olarak düşmesinin, gelir dağılımımın bozulmasının yarattığı tepkiden faydalanarak iktidarda kalabilmenin yollarını arıyor. Trump’un Georgia’da seçimleri kazanabilmek için İl Eyalet Sekreteri’ne telefon ederek “Sadece 11 bin 780 oy bulmanı istiyorum. ... İnsanlara oyları tekrar hesapladığınızı söyleyin, bunda yanlış bir şey yok” demesi ve isteğine uymaması halinde cezai işleme tabi tutmakla tehdit etmesi iktidarda kalabilmek için yasal olmayan yollara bile başvurabileceğini gösterdi. ABD’deki sistemin her şeye rağmen iki nedenle varlığını koruyacağını ve Trump’un mecburen görevi bıraktıktan veya görev elinden alındıktan sonra yargılanacağını düşünüyorum. Birincisi ABD demokrasisi, her ne kadar belli yönlerden çağ dışı kalmış gözükse de, görece köklü bir sistematiğe sahip ve bunu değiştirmek kolay değil. İkincisi de bu sistemi zorla değiştirmeye teşebbüs edecek en tepedeki başkanların görev süresi 4+4; 8 yıl ile sınırlı olduğu ve uzatılması mümkün olmadığı için, bu kadar kısa sürede örneğin işte Georgia’da da görüldüğü gibi sistemin kilit noktalarını ele geçirmek mümkün olmuyor. Oysa bizde olsa, İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerinin yenilenmesinde Seçim Kurulu’nun oynadığı rolü hatırlarsanız, seçimler yenilenebilirdi. Süre 20 yıla uzadığında ve sistem yaz boz tahtasına döndürüldüğünde demokrasi bir araç olarak kullanılarak despotik yollarla iktidarı sürdürmek daha olası olabiliyor.

 

GÖZLEM – Rektörlüklere, Dekanlıklara “eski AKP yöneticileri ve milletvekillerinin, AKP milletvekilleri adayları ve aday adaylarının atanması ve Boğaziçi Üniversitesi’ndeki olayları nasıl değerlendiriyorsunuz?

K – Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu eğilimi beni şaşırtmıyor. Kendisi 28 Mayıs 2017’de “Sosyal ve kültürel alanda iktidar olamadık”, yine 19 Ekim 2020’de de “Fikri iktidarımızı tesis edemedik” demişti. İktidarını her alanda tesis etmek için son dönemde örneğin avukatlara yönelik çoklu baro sistemini getirdiler. Sivil toplum örgütlerine yönelik İçişleri Bakanlığı aracılığıyla mahkeme kararı olmadan kayyum atama yöntemini uygulamak istiyorlar. Sosyal ve kültürel alanın en önemli unsurlarından biri olan üniversitelere de AKP’lileri getiriyorlar. Bu öyle bir süreç ki, rektörü AKP’li veya iktidara biat eden tek bir üniversite kalmayana kadar devam edecek. Bundan başkasını beklemek saflık olur. Çünkü iktidarın ellerinin altından kaydığını hissettikçe tahammülleri azalıyor, kullandıkları yöntemler daha da anti-demokratikleşiyor. Bana ilginç gelen, açılım sürecinde, anayasa değişikliği gibi konularda “Yetmez ama evet” derken dolaylı da olsa bu hükümete destek veren bazı akademisyenlerin, şimdi konunun bir gün buralara evrileceğini görememiş olmaları ve yaşananlara bu kadar şaşırmaları. Boğaziçi Üniversitesi, örneğin ODTÜ’ye göre her zaman daha liberal olmuştur. Bünyesinden olmayan bir rektör atanmasına akademik yapıdan gelen haklı tepkileri, biraz da zamanında bu hükümete değişik süreçlerde şartlı da olsa verilen desteğin suçluluğunun izdüşümü diye düşünüyorum. Öte yandan Türkiye’nin bu kadar kutuplaştırıldığı bir ortamda her bir kıvılcım, Gezi olayları gibi toplumsal bir tepkiye dönme potansiyeli taşıyor. Hükümet de bunu görüyor. Boğaziçi’ndeki protestolara karşı hızla ve çok sert tepki almaları bu yüzden.

 

GÖZLEM – TÜİK’in “yıllık enflasyon” diye ilan ettiği yüzde 14.6 rakamına karşı Enflasyon Araştırma Grubu'nun açıkladığı oran yüzde 36.72 oldu. Sizce bu rakamların hangisi “gerçeği” ifade ediyor?

K – İkincisi. Bu bir değerlendirme değil, TÜİK kendisi de örneğin gıda, enerji gibi halkın çok daha ihtiyaç duyduğu alanlardaki fiyat artışlarının yüzde 30’lar civarında olduğunu hesaplıyor. TÜİK’in rakamlarının bu kadar düşük çıkmasının nedenlerinden biri de, görece az talep olan mal ve hizmetlere enflasyon ağırlığında fazla yer verilmesi. Örneğin TÜİK’in hesaplamasına göre yıllık bazda ulaştırma fiyatları yüzde 21.12, gıda ve alkolsüz içki fiyatları yüzde 20,61, işlenmemiş gıda fiyatları yüzde 26,34, taze sebze ve meyve fiyatları ise yüzde 33,92 arttı. Yine Merkez Bankası’na göre dayanıklı mal enflasyonu yüzde 30,4’e ulaştı. TÜİK rakamlarının düşük çıkmasının bir başka nedeni ise hükümetin, enflasyonu sınırlamak için fiyatı kamu tarafından belirlenen ürünler arasında ağırlığı yüksek olan ürünlere zam veya vergi artışı yapmamak. Enflasyonda ağırlığı olmayan ürünlere ise daha fazla zam ve vergi artışı yapmak. Örneğin hükümet 2020 enflasyonu yüksek çıkmasın diye enflasyon sepetinde yüzde 5,71 ile en belirgin ağırlıklardan birine sahip sigarada vergi indirimine giderken, bu tür etkisi olmayan alkollü içecekler ya da köprü ve otoyol ücretlerinde sırasıyla yüzde 17 ve 26 gibi yüksek seviyelerde vergi artışı uyguladı. Bir başka konu da yüzde 14,6 olan tüketici fiyat endeksine karşın üretici fiyat endeksi’nin yüzde 25,15 olması. Üreticilere yönelik yüksek fiyat artışı eninde sonunda tüketicilere de yansıyor. Ya da iflaslara ve işsizliğe neden oluyor.

 

GÖZLEM – Asgari ücretin, memur ve memur emeklileri ile SGK emeklilerinin maaşlarına yapılacak zammın tespitinde asıl etken olan TÜİK rakamı eğer “gerçeği” ifade etmiyorsa, bu durum “çok büyük kitlelerin fakirleşmesi” anlamına gelmiyor mu?

K – Kesinlikle. İktidar da bunun farkında ancak bu kesime daha fazla kaynak ayırmamayı tercih ediyorlar. Buna karşın muhalefete ait belediyelerden sonra AKP’li belediyeler bile belirlenen asgari ücretin çok düşük olduğunu itiraf ederek kendi işçilerine çok daha yüksek asgari ücret uygulamaya başladılar. AKP’li Bursa Osmangazi Belediyesi işçilerinin en düşük maaşını 3 bin 835 liraya yükseltti.

 

GÖZLEM – TÜİK’in rakamları “gerçeği” ifade ediyor olsa bile, “memurlar, emekliler hiç olmazsa ‘yüzde 1 – 2’lik ek bir refah payını’ hak etmiyorlar” mı?

K – Etmezler mi? Üstelik buna kaynak ayırmak da zor değil. Yapılması gereken köprü, otoyol, tünel, hastane gibi Kamu Özel İşbirliği projelerinden vazgeçmek. Neredeyse yapılan tüm büyük ihaleleri 2/b kapsamında sadece belirli firmalara vermeksizin şeffaf bir şekilde daha düşük fiyatlara gerçekleştirmek. Devletin gayrimenkullerinden ve araçlarından tasarruf yapmak. Gereksiz binaları kiralamayıp, örneğin elde 8 adet Cumhurbaşkanlığı uçağını elde tutmamak. Gereksiz yatırımlardan vazgeçmek. Vergide reforma gitmek. Sadece bu tür önlemlerle memurlar ve emeklilere bahsettiğiniz ek refah payı verilebilir, bunun da ötesinde örneğin kadro bekleyen 300 bin öğretmen işe kavuşabilir. Bu gelir de çarpan etkisiyle zorda olan piyasayı biraz olsun rahatlatmaya yarar. Çünkü zaten varlıklı kesimin gelirini arttırdığınızda, o aynı oranda harcamaya gitmiyor. Ancak dar gelirli kesimin geliri artınca, bu doğrudan harcamaya ya da borç ödemeye gidiyor ki her iki durumda da piyasa rahatlıyor. Bu yapılır. Kaynak da bulunur. Mesele tercih meselesi. Kimden alacaksınız, kime vereceksiniz? Bu iktidarın kaynak dağılımı konusundaki tercihi artık açık seçik belli oldu.

 

GÖZLEM – Pandemi konusu, aşının gelmesi, vefat ve vaka sayılarında görülen azalma ile, “mutasyonlu virüsün gelmesine rağmen” ülke için moral oldu ama bu defa “ülke çapında ‘susuzluk’ problemi ile karşı karşıya geldik. Atmosferin ısınmasının, iklim değişikliği ile “dünya çapında ve etkin böyle bir problemi beraberinde adeta zil çalarak getirdiği” ortada iken, gerekli tedbirlerin alınmamış olması ve “çözümün yağmur duasına bağlanması” konusunda düşünceniz?

K – Öncelikle maalesef Pandemi konusunda iyimser değilim. Her ne kadar vefat ve vaka sayılarında azalma görülüyorsa da hastanelerde durum hâlâ çok kötü. Ayrıca bu iktidar ile aşı yönetiminin sağlıklı ve etkin bir şekilde yapılabileceğini düşünmüyorum. Daha ortada ancak 25 milyon kişiye yetecek aşı var. Bunların tamamı yaza kadar yapılsa bile bence yeterli bir koruma sağlamaz. Pandemi konusu en az 1-1,5 yıl daha bizim hayatımızda önemini koruyacak. Öte yandan kuraklık yaşadığımız bu dönemde yıllardır tarımın gözardı edilmesinin sıkıntısını yaşıyoruz. Sulu tarıma yeterli yatırım yapılabilseydi, sadece şu anda içinde bulunduğumuz kuraklık dönemlerinde değil, normal zamanlarda da elde edilecek verim ve ürün artışı ile hem daha kaliteli, daha çok ve daha ucuz ürüne sahip bir tarım sektörümüz olurdu, hem de tarımdan kopmanın verdiği olumsuzluklar en aza indirgenirdi. Ancak susuzluğa bahsettiğiniz gibi yağmur duası ile çözüm arayan bir zihniyetten bu kadar öngörülü olmasını beklemek iyimserlik olur.

 

GÖZLEM – Türlü çeşitli gerekçelerle açılan davalara, tutuklamalara, mahkumiyetlere, Basın İlan Kurumunca “ilan kesme” cezalarının eklenmesinden sonra, “Camilere almayın, cenaze namazlarını kıldırmayın” ya da “Falanca gazeteyi okumayın” açıklamalarının yarattığı psikolojik baskılar da eklendi. Basın ne yapabilir?

K – Bir defa en başta yaptığını yapmaya devam etmeliler. Muhalif medyanın sayısı azaldıkça, aslında yapılan baskılara tepkisinin haklılığıyla beraber etkisi de artıyor. Eğer Cumhurbaşkanı “Sözcü okumayın, ben okumuyorum” diyorsa Sözcü için bundan güzel reklam olamaz. Bunu daha aktif olarak kullanmalı. İlan kesme cezalarına karşı dayanışma platformları oluşturuldu. İktidar ülkeyi kutuplaştırdıkça aslında muhalefet de belli değerler etrafında safları sıkılaştırdı. Atatürkçüler, muhafazakârlar, dindarlar bir araya geliyorlar. Bu açılardan maddiyata yansıyacak daha detaylı çabalar da gösterilebilir. Gazeteler açısından sayfa sayısını azaltmak ve dijital yayıncılığı gazeteler ile daha ilişkili hale getirmek her zaman etkili bir tasarruf yöntemi. Tabii tüm bunlardan başka olmak üzere her muhalif yayının bir B Planı oluşturmak üzere çalışmalara başlamış ve yol almış olmasının zamanı geldi de geçiyor bile. Barolar, sivil toplum örgütleri, üniversiteler gibi konularda da olduğu gibi basında da iktidar tek bir muhalif iletişim alanı kalmayıncaya kadar her mecrayı kontrolü altına almaya çalışıyor. Bu durumun B Planı, gerektiğinde iktidarın kontrolünde olmayacak yer ve yöntemlerle yayına devam edebilmenin altyapısını hazırlamaktan geçiyor. Alternatif yayınlar, başka ülkeler gibi. Umarım zamanla olan bu yarış bir seçimle sonuçlanır.

++++++++

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Yazarlar
Website Security Test