Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Avrupa ülkelerine vizesiz seyahat gerçekleşecek mi?

18.4.2019
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Emekli Büyükelçi Şakir Fakılı yazdı. Avrupa ülkelerine vizesiz seyahat gerçekleşecek mi?

Avrupa Parlamentosunun geçen ay aldığı, Türkiye ile katılım müzakerelerinin askıya alınmasını tavsiye eden kararının yarattığı toz duman içinde belki dikkatlerden kaçan ve kamuoyunda pek tartışılmayan bir nokta vardı: Avrupa ülkelerine vizesiz seyahat.

Parlamentonun 13 Mart tarihli kararında Türkiye’nin, vizelerin serbestleştirilmesi için gerekli olan 72 şartın hepsinin yerine getirilmesi konusunda “teşvik” edilmesi öngörülmekteydi. İlk okunduğunda iyi niyetli bir adım atılıyormuş izlenimi veren bu tümce aslında, diplomasi dilinde, Avrupa Birliği (AB) ile vize bağışıklığı çalışmalarında en başa dönüldüğü anlamına geliyordu.

Hâlbuki Türkiye, AB’nin olmazsa olmaz dediği Geri Kabul Anlaşmasını (GKA) bundan beş yıl önce, Aralık 2013’te imzalamış ve aradan geçen sürede sözü edilen 72 kriterin tamamına yakınını (basında yer alan bilgiye göre 65’ini)  yerine getirmişti. AB çevrelerince de, vize muafiyetinde artık sona yaklaşıldığı, kriterlerin birçoğunun yerine getirildiği mesajı verilmişti(AB Göç, İçişleri ve Vatandaşlık Komiseri Avramopulos’un açıklaması, 28 Kasım 2016).

Ne olmuştu da kaydedilen bunca ilerleme Avrupa Parlamentosu tarafından gözardı edilmişti? Türk halkı hakkı olan vize muafiyetine kavuşamayacak mıydı?

Yurttaşlarımızın Avrupa ülkelerine 1980’den önce vizesiz olarak yaptığı seyahatler, 1980 sonrasında başta Almanya olmak üzere, Türkiye’den ekonomik ve siyasi amaçlı sığınma taleplerindeki artışlar öne sürülerek durdurulmuş, arkasından Batı Avrupa ülkeleri vatandaşlarımıza peş peşe vize koymuştu. Vizeler yüzünden insanlarımız eğitim, sağlık, ticaret, yatırım, kültür, spor alanlarında birçok mağduriyet yaşamaya başlamış,  günlerini vize kuyruklarında geçirmiş, geciken vizeler yüzünden birçok fırsatı kaçırmış, aile birleşmelerini gerçekleştirememiş, ayrıca ödedikleri vize harçlarıyla milyonlarca avroluk dövizi AB ülkelerinin kasalarına aktarmıştı.

Rakamlarla ifade etmek gerekirse, sadece 2017 yılında AB ülkelerine dokuz milyon vatandaşımız seyahat etmişti. Schengen vize harcı 2019 yılı başında 60 avrodan 80’e çıkarılmıştı. Yılda ortalama bir milyon vatandaşımızın vize başvurusu yaptığını düşünürsek, sadece bir yılda AB kasasına fazladan 20 milyon avro aktarılıyor demektir. Vatandaşlarımızın kişisel bilgilerinin sorgulanıp deşifre edilmesi, vizeleri reddedilenlerin çektiği sıkıntılar da çabası. AB ülkelerinin kendi aralarında vizeleri tek bilgi ağıyla birleştirmeleri vize almayı daha da zorlaştırmıştı.

Vize almanın bin bir sıkıntısı yaşanırken, son yıllarda kimi AB ülkelerinde sığınmacı ve göçmen karşıtı katı politikalar izleyen ve açıkça “Müslüman göçmen istemiyoruz” diyen muhafazakar hükümetlerin işbaşına gelmesi işlerin iyice yokuşa sürülmesine neden oldu. Buna bağlı olarak vize muafiyetinin koşulları da ağırlaştı. Bunların başında, göçmenlerin geçtiği transit ülkeleri zora sokan Geri Kabul Anlaşmaları geliyordu. AB bu anlaşmayı imzalamayan, imzalasa dahi uygulamasından memnun olmadığı ülkelere vizeleri kaldırmıyordu. Bunun anlamı şuydu: düzensiz göçmenler eğer yasadışı yoldan bir AB ülkesine girmişse, son geldikleri ülke onları geri almak zorunda kalacaktı.

Burada, kavram karışıklığına neden olmamak için, “mülteci”nin iltica talebi kabul edilmiş kişi anlamına geldiğini, dolayısıyla belirli bir hukuki statüyü ifade ettiğini;  bu statüye henüz sahip olmamış ve ülkesinden kaçarak başka bir ülkeye girmiş kişilerin “sığınmacı” olarak adlandırıldıklarını; herhangi bir amaçla ülkesinden ayrılarak başka bir ülkeye giden kişilere ise düzenli veya düzensiz “göçmen” denildiğini anımsatalım. Yani önce sığınmacı veya göçmen olunuyor, mülteci statüsü en son aşamada, kabul eden devlet verirse alınabiliyor.

Burada sıkıntı, göçmenin AB’den önce geçtiği ülkenin bir transit ülkesi (Türkiye gibi) olmasıyla başlıyordu. Yani bir ülke eğer kendi vatandaşı yasadışı olarak AB’ye girmişse onu zaten geri alacaktı, fakat yasadışı olarak giriş yapan o göçmen bir yoksul üçüncü ülkenin vatandaşı, örneğin bir Afganistan vatandaşı ise onu ülkesine iade etmek kolay olmayacak ve o göçmen transit ülkeye (Türkiye’ye) AB tarafından iade edildiği zaman başka hiçbir yere gönderilemeyecekti. Diğer bir deyişle, Türkiye gibi ülkelerin “göçmen deposu” haline gelme tehlikesi vardı.

Coğrafi konumu itibariyle dünyada göç güzergahlarının kesiştiği en kritik bölgelerinden birinde yer alan Türkiye, bunu bilerek, sırf vatandaşlarının vizesiz seyahat etmelerini sağlamak amacıyla, AB ile Geri Kabul Anlaşmasını 2013 sonunda imzaladı ve önüne getirilen kriterleri bir şartla, vizenin kaldırılması şartıyla kabul etti ve muafiyet verilmez ise GKA’nın 24ncü maddesi uyarınca Anlaşmayı tek taraflı olarak feshedeceğini ilan etti. Anlaşmanın imzasından hemen sonra da, çağdaş uygulamalar getiren Yabancılar ve Uluslararası Koruma Yasasını Ekim 2014’te kabul ederek yürürlüğe koydu. Düzensiz göçü kontrol altına almak amacıyla Göç İdaresi Genel Müdürlüğünü kurdu. Pasaportlar değiştirildi. Vize muafiyeti için bir yol haritası benimsendi.

Bu arada, bizim gibi transit ülke konumunda olmayan ve AB’nin dayattığı koşulları kabul eden Makedonya, Moldova, Karadağ, Gürcistan, Sırbistan, Arnavutluk ve Kosova vize muafiyetini elde etmeyi başardı.

Tam bu sırada Suriye’den göç krizi tırmanmaya başlamıştı. AB ülkeleri, Suriyeli sığınmacıları mali yardım karşılığında Türkiye’de tutmak istediler; Türkiye de bunun karşılığında vize muafiyet sürecinin hızlandırılmasını ve katılım sürecinde yeni fasıllar açılmasını istedi. Uzun görüşmeler sonunda AB ile varılan ve 18 Mart 2016 Protokolü olarak bilinen, ancak uygulamada istenilen sonucu vermeyen bu mutabakat kapsamında, 2019 yılına kadar sadece 15.028 Suriyeli üçüncü ülkelere yerleştirildi, aynı dönemde yalnızca 20.267 Suriyeli AB ülkelerine gitti. Türkiye’deki Suriyeli sayısı ise dört milyona yaklaşıyordu. Oysa sadece Türkiye’nin askeri harekatları sonucu ülkelerine dönen Suriyeli sayısı İçişleri Bakanlığının verilerine göre 300 bin kişiyi geçmişti. AB Mali yardımı ise Türkiye’nin harcadıklarının yanında devede kulak kaldı. Bugün gelinen noktaya bakıldığında, AB açısından arzu edilen amaca, yani göç akınının frenlenmesi hedefine ulaşılmış, ancak bizim açımızdan ne vize muafiyeti başlamış, ne de yeni fasıl açılmış oluyordu. Açılmadığı gibi, müzakerelerin de askıya alınması öngörülüyordu.

72kriter içinde, karşılanmasında Türkiye bakımından sıkıntı yaratan hususların başında, izlenebildiği kadarıyla, AB standartlarında bir “Kişisel Verilerin Korunması Yasası” çıkarılması, Avrupa Polis teşkilatı EUROPOL ile operasyonel işbirliği akdedilmesi, Geri Kabul Anlaşmasının tanımadığımız Güney Kıbrıs Rum Yönetimi bağlamında da uygulanması ve Rum Yönetimine Türkiye’nin vize muafiyeti tanıması geliyordu. Terörle Mücadele mevzuatının uygulanmasında da yaklaşım farklılıkları vardı. Vizeler kalkarsa işsizlerin Avrupa ülkelerine hücum edeceğinden ve geri dönmeyeceğinden mi korkuluyordu? Ülkede işsiz sayısının artması süreçte yeni bir faktör mü olacaktı?

Sorun nerede başlamıştı? 18 Mart Protokolü sırasında Türkiye vize muafiyeti için haklı olarak baskı yapınca, AB Komisyonu, henüz kriterlerin tamamı yerine getirilmemiş iken, sonradan düşünüldüğünde belki de bir çeşit kurnazlık olarak nitelendirilebilecek bir adımla, topu son merci olan Avrupa Parlamentosuna atmıştı. Halbuki Komisyonun, vize muafiyeti verilmesi önerisini, bütün şartların tamamlanmasını müteakip Konsey’in ve sonra da Parlamentonun onayına sunması gerekiyordu. Zira Parlamento reddederse bütün süreç sonlanmış sayılıyordu.

İşte bu yüzden, Avrupa Parlamentosunun13 Mart 2019 tarihli “72 şartın tümünün yerine getirilmesi” kararı sonucunda, ne yazık ki süreçte başa dönülmüş oldu. Parlamento, şartların hepsinin birden yerine getirilmesi yönünde Türkiye’yi sözde “teşvik” ediyordu. Bir bakıma, “Başa döndük ama sen yine çalış” diyordu. Muafiyetin ne vakit alınacağı gene belirsizliğini koruyordu. Vatandaşlarımızın, yakın komşularımızın vatandaşları kadar hakkı olan vize muafiyeti de böylece bir başka bahara kalmış oldu.

Şimdi ne olabilir? Vize muafiyetinden vaz mı geçilecek? İnsanlarımızın Batı uygarlığı ile hiçbir engel olmaksızın temas etmesi, Avrupa ülkelerine rahatça gidip gelmeleri, oraları gezip görmeleri, gençlerin Avrupa üniversitelerinde serbestçe öğrenim görmeleri, iş insanlarımızın haksız rekabet yaratan vize engeline takılmaksızın iş bağlantıları kurmaları, fuarlarda Türk ürünlerini sergileyebilmeleri kuşkusuz en doğal haklarıdır.

Fakat ne yazık ki elimizde, Suriyeli sığınmacılar krizinin yaşandığı 2016 yılında AB ile varılan 18 Mart mutabakatındaki gibi bir koz artık bulunmuyor. Zira Avrupa kendini şimdilik Orta Doğudan kaynaklanan büyük boyutta bir sığınmacı akını tehdidi altında görmüyor. Bizdeki işsizlik rakamları da onları eskiye oranla daha fazla düşündürüyor olabilir. Demokrasi, insan hakları ve ifade özgürlüğü konusu da malum.

Peki, bu durumda Geri Kabul Anlaşmasını feshedecek miyiz? Bu Anlaşmayı vize muafiyetinin gerçekleşmemesi halinde tek taraflı olarak feshedeceğimizi beyan etmiştik. GKA, AB açısından vize muafiyet sürecinin belkemiğini oluşturuyor. 2018 yılında Yunanistan ile yürürlükte olan Geri Kabul Protokolünü tek taraflı olarak feshederken, AB ile olan Anlaşmanın feshinin söz konusu olmadığı yetkililerimizce açıklanmıştı.

Peki, vize bağışıklığı yerine AB’den, örneğin daha uzun kalış süreleri, harçtan muaf olma, iş ziyaretlerinde çok giriş imkanı gibi birtakım “kolaylıklar” istenebilir mi? Belki istenebilir, ama Moldova, Sırbistan, Gürcistan vatandaşları vizesiz seyahat ederken bizim insanımızın daha geri bir uygulama tabi olması hakkaniyete ne kadar sığar?

Vize bağışıklığı meselesi uzadıkça ister istemez insanın aklına, Avrupa’nın acaba yine dini güdülerle mi hareket ettiği, bizim halkımız Müslüman diye engel üstüne engel mi çıkardığı sorusu takılıyor. Türk halkı 1923’te Cumhuriyet’in kurulmasıyla çağdaş uygarlık düzeyini yakalama yönünde önemli bir adım attı. AB eğer katılım sürecini devam ettirmeyi ve Türk halkının medeni uluslar ailesinin bir üyesi olmasını gerçekten istiyorsa, Türklerin Avrupa ülkelerini,  kurumlarını, Avrupa insanının yaşayış tarzını yakından tanımalarını neden istemesin? Yoksa sorun, hep söylendiği gibi, AB’nin 80 milyonluk bir ülkeyi “sindiremeyeceği” ya da demokrasi ve özgürlükler meselesine mi gelip dayanıyor?

Herhalde tek doğru çözüm bu meseleye bir Batılı gibi akılcı bir gözle bakmaktır. Eğer AB 72 kıstası belirlemiş ve kağıda geçirmiş ise, bunların kendi teknik bağlamının dışına çıkarılmasına müsaade etmeden müzakerelere devam etmek en geçerli yol olsa gerekir. Dışişleri Bakanlığımızda, görüşünü Batı’ya karşı Batı’nın yöntemleriyle, akıl, mantık, bilgi ve sağduyuyla savunarak masada sonuca ulaşmayı kolaylaştıracak ehil kadroların bulunduğu kuşkusuzdur. Bunun bir örneği, Türkiye’nin 1951 Birleşmiş Milletler Cenevre İltica Sözleşmesine koyduğu rezerv nedeniyle yaşanmıştı. Türkiye, Cenevre Sözleşmesi müzakere edilirken, sadece Avrupa Konseyine üye ülkelerden gelenlerin iltica taleplerini kabul edeceğini, doğusundan gelenleri mülteci olarak kabul etmeyeceğini belirtmiş, bilahare Sözleşmeye bu yönde bir “coğrafi kısıtlama” rezervi koymuştu. Vize bağışıklığı görüşmeleri sırasında, AB tarafının şiddetli itirazı ile karşılaşan bu rezerv, Türk makamlarının mantıklı açıklamaları sonucunda bir engel olmaktan çıkarılmıştı.Sonuç olarak, dileriz ki müzakerelerin bundan sonraki aşamaları, diplomasinin imkanlarından yararlanılarak sonuçlandırılır ve halkımız hak ettiği vize serbestliğine kavuşur.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Diğer Haberler

CHP Genel Başkan Yardımcısı Seyit Torun, Edremit Belediyesi tarafından düzenlenen 3. Edremit Kitap Fuarı’nın açılış törenine katıldı.CHP Genel Başkan Yardımcısı Seyit ...

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay tarafından yanıtlanması istemiyle son beş yılda satışı yapılan hazine arazilerine, mera ...

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Hacı Bektaş Veli Anma Etkinlikleri Açılış Programı’nda bir araya geldi.

Seferihisar Belediye Başkanı İsmail Yetişkin, Kaz Dağları için Çanakkale'de ''Su ve Vicdan Nöbeti''nde.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, Kaz Dağları’ndaki doğa katliamına karşı yürütülen ''Su ve Vicdan Nöbeti''ne destek için Çanakkale'ye gitti. Soyer, ''Tüm ...

CHP İzmir Milletvekili Atila Sertel, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin İzmir’e yönelik verdiği sözlerin peşini bırakmıyor.

CHP Niğde Milletvekili ve Emek Büroları Merkez Yöneticisi Ömer Fethi Gürer, mevsimlik, gezici tarım ve tekstil işlerinde 18 yaş altındaki işçilerin çalıştırılmaması, 1...

Yazarlar
Website Security Test