Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Bu konu ‘Savaştan Kaçanlar’ olarak geçiştirilemez

19.10.2018
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Ağustos 2018 ayı resmi rakamlarına göre Türkiye’de 3,5 milyon Suriye vatandaşı bulunmaktadır. Ülkemizde 276 bin Suriyeli bebek doğmuştur. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına kabul edilen Suriyeli sayısı 50 bin civarındadır. Toplam 120-130 bin civarında Suriyelinin vatandaşlığa kabul edileceği söylenmektedir. Son dönemde Suriye Yönetiminin ve Rusya’nın İdlib’de icra ettikleri operasyon nedeniyle bölgeden kaçarak Türkiye’ye sığınan veya gayri resmi yollarla Türkiye’ye geçen Suriyeli sayısı ile ilgili bilgi yoktur. Basına yansıyan şekliyle İdlib boşalmıştır, bölge halkının nereye gittiğiyle ilgili bir bilgi de yoktur.

Bu tablo gelecekte birçok konuda ülkemizi sıkıntıya sokabilecek bir tablodur. Kısa zaman önce Şanlıurfa’da “çocuk kavgası” nedeniyle Türk ve Suriyeli ailelerin karşı karşıya gelmesi neticesinde; 2 Türk kardeşin Suriyeliler tarafından ateşli silahla vurularak öldürülmesi, 3 kardeşin de yaralanması, yine kısa zaman önce Denizli’nin Kale ilçesinde 14 yaşındaki bir kız çocuğuna cinsel istismar suçundan 5 Suriyelinin gözaltına alınması üzerine 500 kişilik öfkeli kalabalığın adliye önünde toplanarak zanlıların kendilerine verilmesini istemeleri, sonrasında 30 Suriyeli ailenin (100 kişiden fazla) ilçeden tahliye edilmeleri, yine Denizli’de bir esnafın “iş yerine Suriyeli ve diğer göçmenlerin girmemesi, aksi halde dayak yiyecekleri” şeklinde yazı asması ve sonrasında gözaltına alınması gelecekte yaşanabilecek daha vahim olayların emareleri olarak değerlendirilmeli ve ciddiye alınmalıdır. İzmir’de bile Suriyeli korkusu nedeniyle gece bankamatiklerden para çekmekten korkan insanlar vardır.

Halkımızın; (maalesef) hemşericilik, bölgecilik, inanç, mezhep ve etnik hassasiyeti ve bu değerler çevresinde süratle bir araya gelerek örgütlenme özelliği bilinen bir gerçektir. Bu konu; Suriyelilerin sürekli “yabancı” olarak görülmesine, dışlanmasına, aşağılanmasına ve yalnızlaştırılmasına yol açmaktadır. Bu durum Suriyelilerin kendi aralarında birliktelikler oluşturmalarına neden olacak ve karşılıklı tepkiler daha da artacaktır. Ayrıca Suriyelilere sağlanan ekonomik ve sosyal ayrıcalıklar; toplumumuzda, onlara sağlananın çok altında yaşam standardı ve sosyal imkanları olan vatandaşımız tarafından haksızlık olarak değerlendirilmektedir. Bölge kültürü dikkate alındığında; Şanlıurfa’da ve Denizli’de yaşanan olaylarda olduğu gibi, bu tepkilerin karşılıklı düşmanlıklara neden olması kaçınılmazdır. Sonrasında basit bir “çocuk kavgası” bile fitili ateşlemeye yetecektir.

Zaman içinde; vatandaşlık verilenlerle Türkiye’de doğarak vatandaş olmaya hak kazananlar, misafir olduklarını kabul etmeyecekler ve hak iddialarında bulunabileceklerdir. Bu durum toplumda ayrılıkçı düşünceleri körükleyebilecek, kronikleştirebilecektir. Yakın tarihimizde; Osmanlı İmparatorluğu’nda Balkanlardan başlayarak yayılan ayrılıkçı akımlar, en kıymetli tebaası olarak gördüğü Arap toplumunun bile ayrılıkçı akımlara kapılmasının sonucunda devlete ihanetleri ve halen Kürt vatandaşlarımızın nasıl kışkırtıldığı hatırlandığında durumun hassasiyeti daha iyi anlaşılır. Bu, bir devletin içine nifak sokmaya çalışan bütün odakların istismar etmek için aradığı en uygun durumdur. Ülkemizde bazı siyasetçilerin bile etnik aidiyet, inanç ve mezhep üzerinden siyaset yaptığı bilinmekte ve sakıncaları halen yaşanmaktadır.

Bunlardan da önemlisi bu konu; “savaştan kaçan mağdur insanları misafir etmek” olarak geçiştirilebilecek bir konu değildir. Bu misafirlerin nasıl olup da istedikleri kente yerleşebildiklerinin, misafirliğin ne kadar süreceğinin, yeni misafirlerin gelip gelmeyeceğinin de üzerinde durulması gerekmektedir. Türkiye’nin ekonomik gücü; daha ne kadar sığınmacı kabul etmesine ve bu sığınmacıları ne kadar süre ile ağırlamasına izin verecektir? Bu durumun kronikleşmesi ülkemizi ekonomik olarak da olumsuz etkileyecektir. Daha bir ay kadar önce Suriye Yönetimi ve Rusya’nın İdlib’de başlattığı operasyon nedeniyle 2,5 milyon kadar sığınmacının Türkiye’ye kaçması olasılığının bile nasıl bir panik havası yarattığı hatırlanacaktır.

Bunlarla birlikte, ABD’nin Suriye’nin şekillendirilmesi ve İsrail’in güvenliğini sağlama projesi kesintisiz sürdürülmektedir. Hatta Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt bölgesi oluşturulması ve PKK’nın Suriye kolu olan PYD’ye NATO ve BM nezdinde meşruiyet kazandırma gayretleri ve Suriye’nin yeniden şekillendirilmesinde rol verilmesi de paralel olarak yürütülmektedir. Rusya ve İran’ın tutumu ve Türkiye’nin tavrı dikkate alındığında, ABD ve İsrail’in bu çalışmalarının gelişmesi halinde Suriye’deki sorunun çok uzun yıllar devam etmesi kaçınılmaz görünmektedir. Sorun devam ettikçe Suriyeli misafirler ağırlanmaya devam edilecek midir? Bu sorunun kalıcı çözümü için; Suriye’nin toprak bütünlüğü ve yapısı mutlaka korunmalı, Suriye Yönetimiyle sağlıklı ve çözüm odaklı iletişim kanalları kurulup geliştirilmeli, bütün bölge ülkeleriyle bölgenin huzur ve istikrara kavuşması için müşterek çalışmalar yapılmalı ve Suriyelilerin kendi ülkelerine dönmeleri mutlaka sağlanmalıdır. 1930 yılında başlayan çalışmalarla 1937 yılında Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında imzalanan Sadabat Paktının amaç ve hedefleri incelendiğinde; o yıllarda görülen tehdit ve alınan tedbirlerle, bu günkü durum ve gelinen nokta daha iyi anlaşılacaktır.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Yazarlar
Website Security Test