Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Seçimler öncesi din istismarı var, Anayasa çiğneniyor; YSK nerede?

15.3.2019
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Son yıllarda yapılan seçimler öncesinde görülen "din istismarları" samimi inananları da rencide eder hale gelmiştir. Buna karşılık, Anayasamızda belirlenen "din ve vicdan özgürlüğü", diğer bütün özgürlükler için öngörüldüğü gibi, hiçbir şekilde kötüye kullanılamaz. Din ve vicdan özgürlüğü konusunda getirilen "genel" kötüye kullanma sebepleri yanında, ayrıca "özel" kötüye kullanma sebepleri de belirtilmiştir: Din ve vicdan özgürlüğü "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz" (md.14/1). Ayrıca, "kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz" (md. 24, f. 5). Siyasi partiler ise, Anayasa Mahkemesi tarafından temelli kapatılır veya Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verilir (md. 68/4, 69).

Gerçekten, seçimler döneminde gördüğümüz; evlerimizin mahrem köşelerinde duran dinimizin kutsal kitabının seçim meydanlarında göstere göstere propaganda malzemesi yapılması; camilerde adayların kahvaltılı siyasi parti propagandası yapması; devlet memuru olan imamın adayın kazanması için cemaate dua ettirmesi; önerilen adaya verilen oyların "rûz-u mahşerde (kıyamette) beraat belgesi" olacağı iddiası, Ramazan aylarında medyanın da çağrıldığı değişik kesimlere devlet parasıyla verilen iftar yemeklerinin anlamı "barış" olan "İslam'a" aykırı olarak "dua" ve "ibadet" yerine muhaliflere karşı "siyasi nutuklarla" geçmesi; aynı şekilde "Allah rızası" için "gizli" yapılması gereken ibadetin, önceden haber verilen medya mensuplarına Cuma namazından sonra "muhalifleri" suçlayan "siyasi beyanatlarda" kullanılması, referandumda "evet" oyu vermenin dinimize göre "farz" olduğunun söylenmesi ve "evet" oyu vermeyeni "Allah çarpar" iddiası; seçimleri "İslam'la küfrün (kafirlerin) savaşı" sayarak "kafir güruhuna fırsat verilmemesi" yolunda dua edilmesi,  "evet" oyu vermeyenlerin "günaha girecekleri" ve "ahrette hesap verecekleri", kendi adaylarına oy verilmesi halinde "Allah'ın ahirette onlardan hesap sormayacağı" şeklinde propaganda yapılması, seçimler öncesinde "din istismarının" en çarpıcı örnekleridir.

 

Atatürk ve din istismarı...

Atatürk 1927 ve 1930 yılında verdiği nutuklarda din istismarına karşı şöyle demektedir: "Yüzyıllardır ulusların bilgisizliğinden ve bağnazlığından yararlanarak bin bir türlü siyasal, kişisel çıkar sağlamak için dini alet ve araç olarak kullanmak girişiminde bulunanlar iyi bilinmektedir. Dinden maddi çıkar sağlayanlar alçak ve iğrenç kimselerdir. Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. İşte biz bu duruma karşıyız ve buna izin vermeyeceğiz. Bu gibi din ticareti yapan kimseler, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir" .Yönetim zafiyetinin yarattığı 15 Temmuz 2016'yı hatırlayınca, Atatürk'ün ne kadar ileri görüşlü ve basiretli devlet adamı olduğu, bizleri daha o zamanlardan uyardığı net olarak ortaya çıkıyor.

Türk siyasi hayatında maalesef çok sık kullanılan din istismarı karşısında Atatürk'ün kurduğu Diyanet İşleri Başkanlığının hiçbir şey olmamış gibi tanımazlıktan gelerek konuya kayıtsız ve bigâne (yabancı) kalması şaşırtıcı olduğu kadar düşündürücüdür. Öte yandan "yargı bağımsızlığının" güçsüzlüğü ve iyi çalışmaması nedeniyle uygulamada istismarcı siyasiler hakkında bir yaptırım yapılamamaktadır. Özellikle Cumhuriyetin temel ilkelerinden "laiklik" ile yakın ilişkisi bulunan din istismarının önlenmesinde Cumhuriyet ilkelerini korumakla görevli "Cumhuriyet savcıları" başta "özlük hakları" olmak üzere "coğrafi teminatları" da olmadığından, gereken hukuki müdahalede bulunamamaktadırlar

 

YSK görevini yapmıyor!

Dinen de Allaha "şirk koştukları-ortak oldukları" için en büyük "günah"  ve "haram"  olan ve genellikle seçim dönemlerinde gittikçe artarak zirve yapan bu siyasi din istismarlarını önleyecek olan, seçimlerin "düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemlerden" sorumlu Yüksek Seçim Kuruludur (Any.md.79). Yüksek Seçim Kurulu bu gibi hallerde gerektiğinde istismarcılar hakkında Cumhuriyet savcılarına suç duyurusunda bulunmakla yükümlüdür. Ancak, seçimlerin "düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri ve yapma ve yaptırmadan" sorumlu Yüksek Seçim Kurulunun 16 Nisan 2017 referandumunda kullanılan "mühürsüz" oyları AK Parti temsilcisinin talebi üzerine Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun'un emredici 77, 98 ve 101. maddelerine aykırı olarak "geçerli" sayan "skandal" kararından sonra bu tür görevleri siyasi baskılar nedeniyle layıkıyla yerine getiremeyeceği, bu nedenle "yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının" ne kadar önemli bir ihtiyaç olduğu bir kere daha anlaşılmış ve ortaya çıkmıştır kanısındayız.

Üstelik bütün bu yapılanlara ve söylenenlere karşı Yüksek Seçim Kurulu ve Cumhuriyet savcılarının bir şey yapamaması yanında, en azından Diyanet İşleri Başkanlığının sessiz ve ilgisiz kalması Anayasa'ya aykırı olduğu gibi, aynı zamanda gerçekten samimi inananları da rencide etmektedir. Dinimize göre sadece "Allah rızası" için yapılması; hiçbir zaman gösteriş ve çıkar konusu olmaması gereken dini inanç ve ibadetin, başta cemaat ve tarikatlarla yapılan işbirliği olmak üzere siyasete, ticarete alet edilmesinin tarihsel süreç içinde ülkemize neler kaybettirdiği bilinen bir gerçektir. Özellikle oy toplamak ve seçim kazanmak amacıyla cemaat ve tarikatlarla işbirliği içinde gösterilen çabaların ve faaliyetlerin ülkemizde Ergenekon, Balyoz, Kozmik Oda ve Casuslukla ilgili kumpas (hileli sahte delillere dayanarak açılan pusu) davalarına neden olduğu, adalet tarihine damgasını vuran kapkaranlık "utanç verici" bu dönemin 15 Temmuz 2016'da FETÖ darbe girişimine bile yol açtığı iyi bilinmektedir.

 

Dün ve bugün!..

Tarihte FETÖ benzeri "din istismarı" yapılarak Cumhuriyet'e karşı girişilen bir kalkışmanın Şeyh Sait isyanı olduğu iyi bilinmektedir. Doğu ve Güney Doğu Anadolu'da 13 Şubat 1925 tarihinde "din elden gidiyor" bildirileri ile başlayan isyanı durdurmak için 25 Şubat 1925 tarihinde TBMM'de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Başkanı Kazım Karabekir Paşa tarafından da desteklenen CHP'nin önerisi Hıyanet-i Vataniye Kanunu 556 sayı ile kabul edilerek "dini istismar" edenler "vatan haini" sayılmışlardır: "Dini veya dinin kutsal kavramlarını siyasi amaçlara esas ya da alet etmek için dernekler kurulması yasaktır. Bu tür derneklere girenler vatan haini sayılırlar. Dini ya da dinin kutsal kavramlarını alet ederek devletin şeklini değiştirmek ve başkalaştırmak ya da devletin güvenini bozmak veya dini ya da dinin kutsal kavramlarını alet ederek her ne surette olursa olsun halk arasına bozgunculuk ve ayrımcılık sokmak için gerek tek başına gerek toplu olarak sözle ya da yazı ile ya da fiilen ya da nutuk söyleyerek harekette bulunanlar 'vatan haini' sayılırlar" (md.1)  . Kanuna rağmen durdurulamayan isyan bastırılarak elebaşılar Şeyh Sait ve Seyit Abdülkadir 51 arkadaşıyla birlikte 23 Mayıs 1925 ve 28 Haziran 1925 tarihinde Diyarbakır İstiklal Mahkemesi tarafından idamla cezalandırıldı.

Bütün bu gelişmeler, "laik" ve "demokratik hukuk devleti" zemininde "özerk" ve "tarafsız" bir Diyanet İşleri Başkanlığı ile "bağımsız ve tarafsız" bir yargı teşkilatının gerçek bir demokrasi için ne derece acil ve elzem olduğunu göstermeye yetmektedir.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Yazarlar
Website Security Test