Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

''Allah belasını versin'' mi, böyle adaletin?..

21.6.2019
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Ey, Futbol Federasyonu ve onun Disiplin Kurulu, sizden bir defa değil, bin defa özür dilerim"; zira "TV ekranlarında ve canlı yayında maçın hakemine 'Allah belasını versin' diyen futbolcuya ceza vermediğiniz için" sizi ağır şekilde eleştirmiştim.

Meğer "çok yanlış" yapmışım; bir genç tartıştığı kişilere "Allah belanızı versin" demiş, Asliye Ceza Mahkemesi de genci "hakaret suçundan" cezalandırmış, ama Yargıtay 18'inci Dairesi ceza kararını "bu sözün hakaret sayılamayacağı" gerekçesiyle bozmuş!..

Duyduk duymadık demeyin; artık "herkese kızdığınızda "Allah belanı versin" diye bağırabilirsiniz!..

Mesela Ekrem İmamoğlu, Ordu Valisi'ne "Allah belasını versin" diye bağırsaydı; suç olmayacaktı; Yargıtay kararı ortada!..

1960 döneminden hemen önceydi; rahmetli Adnan Menderes başbakandı. Tahkikat Komisyonu'nu kurmuştu, Ankara Cezaevi'nin "Ankara Hilton" adıyla anılmaya başlayan koğuşu, "muhalif" gazeteciler, yazarçizerlerle dolmuştu. Çalıştığım "iktidara muhalif" Ankara Yenigün Gazetesi'nin iki yazı işleri müdürü ağabeyimden ikincisi de, Ankara Hilton'da misafir edilmişti.  Genel Yayın Müdürümüz rahmetli Cihad Baban bana dedi ki; "Görev sırası sende, yarın gazetede 'Sorumlu Yazı İşleri Müdürü' olarak senin adın çıkacak. Şaşırmış, "Aman Cihad Bey, ben basın hukukunu bilmem, neyin suç olduğunu, neyin olmadığını da bilmem. Bu ortamda ben ne yaparım?" diye sormuştum. Cihad Bey de "Seni bu işi bilen en iyi adama göndereceğim, o sana öğretir" demişti ve ben kendimi ertesi günü, Avukat Faruk Erem (1969'da kurulan Türkiye Barolar Birliği'nin ilk kurucu ve seçilen başkanı)'in karşısında bulmuştum.

Bana "15 dakikalık bir ders vermiş ("Faruk Erem'in Dersi" bölümünde...) ve "Basın Kanunu ile Türk Ceza Kanunu kitaplarını al. Çekmecenden eksik etme" demişti. O günlerden dünlere kadar "idare edip geldim"; ama...

Evet, "ama" bugün, "ne yazılacağına, nasıl yazılacağına" ve de "neyin suç, neyin suç olmayacağına dair" kalemime ve kafama "ufacık" bir güvenim kalmadı!..

Zira, "iktidara karşı olan gazeteciler" dövülüyor, yaralanıyor, Türk Hakimi "serbest" bırakıyor; hatta "adli kontrol kararı bile almıyor"; tepkiler sonrası bu karar zar zor çıkarılıyor, ama "iktidardan yana olan" gazetecilerin başına "aynı şey gelince", yapanlar tutuklanıyor.

Anayasa'da yasalarda "iktidara karşı olmak, yanında olmak" gibi bir kıstas yok; uygulamada nasıl oluyor, anlayan "hemen" anlıyor da, "adaletten, hukuktan yana olanlar" bir türlü anlamak istemiyor, itiraz ediyor; "güvensizlik" kastım ondan!..

Bir örnek daha vereyim; Adam "öğretmen", altını çiziyorum"; öğ - ret - men; yanında motosikletle geçen iki gence takıyor kafayı, Denizli Pamukkale'de cadde ve ara sokaklarında bir kaçma - kovalama başlıyor, filmlerdeki gibi, sonunda "öğretmen" motosikleti yakalıyor, arkadan çarpıyor; çocuklar birer yana, motosiklet bir yan savruluyor; çocuklar kol, ayak ve kaburgalarında kırıklarla ölümden dönüyorlar; mahkeme "öğretmeni", evet altını çiziyorum, öğ - ret - me - ni "adli kontrol" şartı ile serbest bırakıyor. Buna karşılık, Kuşadası'nda tatil yapan  "3 kadın gece sözlü tacize maruz kalıyor"; ayaklarında terlikler var, "onları çıkararak taciz ettiği iddia edilen şahsa fırlatıyorlar.

Aradan bir süre geçiyor; "tacize uğradıklarını iddia eden" kadınlara "hakkınızda soruşturma var, savcılığa gelin" tebligatı yapılıyor; "fırlattıkları terlikler silah sayılıyormuş!.."

Ne dersiniz sevgili okurlarım; "otomobili 'öldürücü' silah saymayan" ama "terliği 'silah' sayan" böyle bir adalet zihniyetinin "Allah belasını versin" dersem, "suç işlermiş" olur muyum acaba?..

Yooo, bakın unuttum, ah şu yaşlılık; daha yazımın başında "Yargıtay'ın 'Allah Belanı versin' sözünü hakaret saymadığını" yazmamış mıydım?..

Ama "ben" gene de hakaret sayacağım ve demeyeceğim; çünkü benim "bu konudaki" hocam, rahmetli Faruk Erem'di!..

 

 

Faruk Erem'in dersi!..

Gazetecilik hayatım boyunca unutmadığım ve unutamayacağım "Faruk Erem dersi" 3 cümlecikti, "Bak genç gazeteci arkadaşım, bir şahsı eleştirirken, onun eylemini, yaptığı işi istediğin gibi eleştirebilirsin, eylemi, yapılanı eleştirenlerin de yazılarını da korkma, koy gazeteye. Mahkemeye verilsen bile ben seni ve yazanı kurtarırım. Ama haberlerde, yazılarda 'bir şahsın kişiliğine, kimliğine, onuruna, haysiyetine dokunacak, onu küçük düşürecek, itibarını kıracak' ibareler varsa, onları haberden de, yazılan yazılardan temizleyeceksin. Yoksa 'sorumlu yazı işleri müdürü' olarak sen de, yazan da hakim huzuruna çıkarsınız, ben de sizi kurtaramam.

Devletle, kurumlarla, kuruluşlarla ilgili haber ve yazılarda da 'tereddüt ettiğinde' bana telefon et, sana yol gösteririm. Sıkıyönetim Komutanlığı bildirilerindeki yasaklara ise harfiyen uy."

64 yılıma bastım gazetecilikte, onca haber ve yazı yazdım, yazı işleri, genel yayın müdürlükleri yaptım, "sıkıyönetim dönemlerinde" iki haber yüzünden "yazı işleri müdürü" olarak "ceza" davalarında ve de "bütün meslek hayatımda" iki yazım yüzünden "yazar" olarak "hakaret / tazminat" davalarında hakim huzuruna çıktım; beraat!..

Bu tazminat davalardan birini de "Hukuk hocalarının hocası, daha sonra Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı ve Üniversitenin Rektörlüğünü de yapacak olan Prof. Dr. Duygun Yarsuvat, 2000'li yıllarda Galatasaray Kulübü Divan Kurulu Başkanlığı zamanında açmıştı; kaybetti.

"Sorumlu Yazı İşleri Müdürü" olarak bir tane mahkumiyetim vardır; "gazetede yayınladığımız bir magazin bir fotoğrafından ötürü"; Ecevit - Erbakan (CHP - MSP) koalisyonunda Milli Selamet Partili Şevket Kazan Adalet Bakanı idi, basın savcıları gazetelerde "mayolu kadın resimlerini" bile izliyorlardı; "ertelenen" 35 günlük "hapis cezası" almıştım, o kadar!..

Nurlar içinde yat, Faruk Erem hocam!..

 

Okuyucu Soruları

Osmanlı ve halifeler!..

Bir okuyucum soruyor; "İnternette dolaşıyor; Osmanlı Padişahlarının içinde, Arap halifelerinin, 4 büyük halife dahil, Emevi ve Abbasi halifelerinin isimleri verilmiş kimse yok. Ebubekir, Ömer, Ali, Hasan, Hüseyin, Muaviye, Yezit, Harun, Reşid...

Hatta Peygamberimizin adı olan Muhammed de yok; neden acaba?..

Cevabımdır; Bir "Osman var" ama o da "Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu 'Osman Bey' olduğu' için. Peygamberimizin "Muhammed" adı yok ama "kısaltılmışı; Mehmet" var.

Bu sorunun cevabını "bana değil", Osmanlı'yı özleyip, "Ah Yunanlılar savaşı kazansaydı da, Osmanlı yaşasaydı, Halifelik yaşasaydı" diyen şaşkınlara ve yolunu sapıtmışlara sormak gerek, sayın okuyucum!..

Elbette, hem de "halifeliği Mısırlardan alıp" İstanbul'a getirdiği hâlde, "o isimleri vermeyen" Osmanlı'nın bir bildiği vardır!..

Sözün Özü

Bir taraftan "İsmail Küçükkaya - Ekrem İmamoğlu görüşmesi gizli değildi. Gazetecilerin dolu olduğu bir otelde göz önünde yapıldı" diyeceksiniz, öte yandan "İsmail Küçükkaya'nın otele giriş görüntülerini kim / nasıl sızdırdı" diye kıyameti koparacaksınız; bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Yazarlar
Website Security Test