Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Türkiye, Doğu Akdeniz’deki ‘Şer Cephesi’ni bölebilir

27.12.2019
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

İlginçtir ki bundan 10 yıl öncesine kadar Doğu Akdeniz’de böylesine yoğunlaşmış, dizginlenmesi giderek zorlaşan bir gerginlik yoktu. Her şey dünyanın bu havzasında yeni doğal gaz kaynaklarının keşfedilmesi, egemenlik alanlarının yeniden paylaşılmaya başlanması ile birlikte su üstüne çıktı.

2009’da İsrail açıklarında keşfedilen Tamar sahası, 2010’da yine aynı bölgede keşfedilen Leviathan sahası, 2012’de Güney Kıbrıs’ın hak iddia ettiği Münhasır Ekonomik Bölge’de keşfedilen Afrodit sahası Doğu Akdeniz havzasını özellikle küresel doğalgaz üretiminin geleceği açısından önemli bir konuma taşıdı. Mısır, Zohr ve Nour sahalarının keşfi ve işletmeye açılması ile bölgenin doğal gaz süpergücü haline geldi.

Doğu-Batı hattında 4 bin km, Kuzey-Güney hattında ise 750 km’lik geniş bir alanı kapsayan Doğu Akdeniz Havzası, Suriye kıyılarından Sicilya Adası ve Tunus’un doğusuna kadar uzanan son derece kritik bir coğrafyayı temsil ediyor.

Arap Baharı sürecinden bu yana Tunus’tan Suriye’ye uzanan hatta bulunan ülkelerin yaşadıkları iç istikrarsızlıklar ve savaşlar bölgedeki enerji denkleminin yerel aktörlerin katılımları ile belli bir çözüm noktasına ilerletilmesini geciktirdi. Rusya’nın Suriye (ve yakın gelecekte desteklemeye karar verdiği Libya’daki Hafter yönetimi)üzerinden Doğu Akdeniz’in önemli bir gücü haline gelmesi de denklemi epey karmaşık hale getirdi.

Hazar havzası nasıl ki 1990'ların başında yeni enerji paylaşımının mücadele alanı olduysa, 2010'lar sonrası da Doğu Akdeniz’i benzer bir mücadelenin merkezi haline getirdi. Hazar havzasında sorun Abazya, Güney Osetya, Dağlık Karabağ, Çeçen-İnguşetya krizlerine kadar genişlemişti.

Günümüzde ise Doğu Akdeniz'deki güç paylaşımı Mavi Marmara baskını, Türk Donanması ve Hava Kuvvetlerine kurgulanan tertip davalar, Libya müdahalesi, Suriye'de iç savaşın kışkırtılması, Irak ve Suriye üzerinden Doğu Akdeniz'e Kürt koridorunun açılması, Güney Kıbrıs ekonomik krizi, Mısır'da Mursi ve Sisi olayları, Doğu Akdeniz jeopolitik nüfuz alanları ile doğrudan ilişkili.

Kıbrıs, büyük güçlerce - özellikle de NATO stratejistleri tarafından - her zaman, Ortadoğu ve Akdeniz’de jeopolitik nüfuzu belirleyen “batırılamaz bir uçak gemisi” olarak görülüyordu. Bu konumu daha da sağlamlaştı yaşanan güç paylaşım mücadelesi ışığında. Neden KKTC’ye ne pahasına olursa olsun sıkı sıkıya sarılmamız, taviz vermemiz gerektiği izahtan vareste.

İşin işine enerji dahil olmadan önce Doğu Akdeniz’deki en önemli sorun, Kıbrıs’taki Türk askeri varlığının sona erdirilmesi ve Kıbrıslı Türklerin azınlık statüsüne indirgeneceği bir “çözüm” bulmak idi. Allah’tan, Rumlar Annan planını reddettiler ve müzakerelerde erişilmesi imkansız taleplerde bulunuyorlar.

Yunanistan ile ön yıllardır süregiden Ege’deki kıta sahası, münhasır ekonomik bölge ve FIR hattı sorunları hala çözülemedi ama en azından buzdolabına kaldırıldığı için iki ülke arasında ciddi gerginlik kaynağı olmaktan çıktı. Lakin sorunlar tekrar ısıtılıp masaya getiriliyor şimdi.

Güney Kıbrıs'ın 2004’de AB'ye - egemenlik ve sinir sorunları olmasına rağmen - her iki kesimi temsilen tam üye olarak kabul edilmesinin ardından cesareti ve özgüveni - gücünün çok ötesinde - arttı. Hukuken tek taraflı olarak 2003’de Mısır, 2007’de Lübnan ve 2011’de de İsrail ile imzaladığı münhasır ekonomik bölge sınırlama anlaşmaları mevcut gerilimi daha da tırmandırıyor.

 

Gerilimin asıl kaynağı

Tek başına tüm bu gerilimleri Güney Kıbrıs’ın sırtına yüklemek doğru değil. Oyun daha büyük, Akdeniz’de önümüzdeki on yıllarda kimin hakim olacağı ile alakalı.

Elbette, bu bölgede Rumların, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin kara parçalarına uygulanan hükümlerini dikkate almadan, Türkiye ile Kıbrıs Türklerinin haklarını yok sayması bardağı taşıran son damla oldu Ankara bakımından. Ada devletlerinin kendi istedikleri şekilde ve diğer kıyıdaşların hak ve çıkarlarını dikkate almadan, münhasır ekonomik bölge sınırlandırmasına gitmesinin kabul edilir tarafı yok. Sadece kıyıdaş ülkeler ile uzlaşma temelinde münhasır ekonomik bölge ilan edebilirler.

Türkiye'nin Doğu Akdeniz mücadelesinde karşısındaki bloğun sadece Güney Kıbrıs-İsrail-Yunanistan üçlüsü olmadığını unutmayalım. Lefkoşa’nın 17 Şubat 2003'de Mısır'la imzaladığı Münhasır Ekonomik Bölge sınırlandırma antlaşması, Türkiye'nin yakın tarihindeki en büyük diplomasi yenilgilerinden birisi olarak görülebilir. Mısır’ı kaybettiğimizde ibre hasım cephe lehine değişti güçlü şekilde. BM'ye sunulan bu ikili antlaşma o kadar önemliydi ki, Rumlar izleyen yıl 2 Nisan 2004’de Doğu Akdeniz'de 24 mil genişliğinde bitişik bölge ile 200 mil genişliğinde Münhasır Ekonomik Bölge’yi ilan etmekten çekinmediler.

Uluslararası tanınmaya rağmen, Güney Kıbrıs’ın tek başına adanın tümünü ilgilendiren stratejik konularda karar verme yetkisi olmadığını savunuyoruz. Bu görüşten hareketle, diğer kıyı devletleri kadar KKTC’nin de hak ve menfaatleri bulunduğunu kabul edilmedikçe mevcut gerginliklerin azalmasını beklemek iyimserlik olacaktır.

Boyle bir ortamda, Türkiye’nin AB tam üyeliği hedefinden uzaklaşması, ABD ile ilişkilerdeki ciddi  soğuma, ayrıca Mısır ve İsrail ilişkilerin de tatsızlaşması nedeniyle tecrit edilmesi, Doğu Akdeniz Doğal Gaz Forumu’na davet edilmemesi, kendisine karşı bir “şer cephesi” oluşturulduğu algısı sorunların eskiden olduğu gibi diyalog ve müzakereler yoluyla ele alınması seçeneğini de neredeyse bütünüyle ortadan kaldırdı.

 

Uluslararası enerji şirketlerinin rolü

Genellikle şirketler ülkeler arasındaki ihtilaflarda arada kalmak, taraf tutmak durumunda olmayı hiç istemezler. Bu itibarla, ülkeler arasındaki ihtilaflara şirketlerin taraf olarak kullanılması son derece yanlış ve tehlikeli bir politikadır. Şirketler bu tuzağa düşüp rehin olmamalıdırlar.

Ne yazık ki, Doğu Akdeniz’de devletler, şirketler, askerler, uluslararası kuruluşlar isteyerek ya da istemeyerek sorunlara dahil oldular. Güney Kıbrıs, ilan ettiği münhasır ekonomik bölgelerin varlığını uluslararası kamuoyunda kabullendirmek amacıyla büyük uluslararası enerji şirketlerini devreye aldı, böylece söz konusu şirketlerin arkasındaki ülkeler ile Türkiye’yi de karşı karşıya getirdi. Ardından da İsrail, Mısır, Irak, Suriye, Rusya ve Çin’i de işin içerisine çekti.

Amerikan Exxon Mobil, Noble, Fransız Total, İtalyan ENİ, İngiliz-Hollandalı Shell ve Qatar Petroleum gibi şirketler Doğu Akdeniz’de Türkiye aleyhtarı cephenin sahalarında aktif şimdi. Türkiye bu şirketler ile ayrı bir diyalog kanalı yaratmak, görüşlerini doğrudan yansıtmak zorunda. Sonuçta bu şirketler Türkiye’nin geniş doğal gaz pazarı ve AB’ye bağlanmaya hazır boru hattı altyapısı ile yakından ilgililer.

 

Savaşa yol açar mı?

Dilerim, yol açmaz. Savaş tamtamları yerine diyalog, ortaklık ve hakkaniyete, hukuka ve bölgenin özelliklerine dayalı müzakere esas olmalı.

Ancak unutmayalım ki, Türkiye’nin Ege’deki statükoyu Atina’nın kendi lehine çevirmeye çalışmasına “casus belli” (savaş nedeni) olarak karşılık verilmesi ve tereddüte yer vermeyecek şekilde bunun arkasında durulması Yunanistan’ı tek taraflı adımlar atmaktan alıkoydu bugüne kadar. Şimdi benzeri bir yaklaşım Doğu Akdeniz’de izleniyor.

Yunanistan Başbakanı Mitsotakis de, sertleşerek, Türkiye’nin Ege ve Doğu Akdeniz’de olası bir “sıcak gelişmeye” neden olma ihtimaliyle ilgili olarak ‘bunun hesaba katıldığını, Yunan hükümetinin ve silahlı kuvvetlerinin buna hazırlıklı’ olduğunu söyledi. Bu itibarla, hiç temenni etmemekle birlikte, önümüzdeki dönemde Ege ve Doğu Akdeniz’de sıcak çatışma riski küçümsenmemeli.

Doğu Akdeniz satranç tahtası kalabalık. Aklınıza kim gelirse var. İngiliz Agratur ve Dikelya Egemen Üsleri hukuki statüye sahip Kıbrıs’ta. Bu üsler, Amerikalılara da hizmet veriyor. Son olarak, 15 Mayıs 2019’da imzalanan askeri savunma işbirliği anlaşması ile Fransa da Evangelos Florakis Deniz Üssü’nü kullanma hakkını elde etti. Charles de Gaulle uçak gemisi artık Türk tarafının hemen yakınında rahatça seyredebilecek bu sayede. Bu anlaşma aslında garanti ve ittifak antlaşmalarının açık ihlali.

Bu arada, ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun son Atina ziyareti sırasında Ege’de yeni Amerikan üslerinin kurulması, böylece Türkiye’ye mesaj verilmesini, ayrıca Rus donanmasının hareketlerinin izlenmesinin de karara bağlandığını da not etmek gerekiyor.

Rusya da Doğu Akdeniz’deki etkinliğini her geçen gün artırıyor. Eylül 2015’te Suriye’deki savaşa fiilen katılarak Akdeniz’deki varlığını takviye eden Ruslar, Tartus ve Lazkiye limanlarında çoğu 2 bin 500 kilometre menzilli Kalibr füzeleri atabilen 20 gemilik bir donanma gücü barındırıyor.

 

Ne kadar doğal gaz var?

ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi verilerine göre, Doğu Akdeniz’in Levant adı verilen ve Suriye kıyılarını da içinde barındıran bölgesinde yaklaşık 3,5 trilyon metreküp doğalgaz ve 1,7 milyar varil civarında petrol rezervi bulunuyor.

Dünyada her yıl 3.5 trilyon metreküp doğal gaz tüketildiğini dikkate alırsanız Doğu Akdeniz’de var olduğu iddia edilen tüm rezervleri yer üstüne çıkartsak bir yıllık doğal gaz ihtiyacımızı zor karşılarız. Günde 100 milyon varil petrol tükettiğimizi hesaba katarsanız Doğu Akdeniz rezervleri sadece 17 günlük küresel ihtiyacı karşılar. Yani abartmamak lazım.

Dahası, dünyanın doğal gaz ve petrolde bolluk yaşadığı bir dönemdeyiz. Özellikle gazda fiyatlar düşüyor, alıcılar “kral” konumuna yükseliyor. Doğu Akdeniz gazinin çıkartılması hem mevcut diğer üreticilere kıyasla pahalıya mal olacak hem de satabileceği pazarlar son derece sınırlı.

AB ülkeleri yılda ortalama 450 milyar metreküp doğal gaz tüketiyor. İthalatında Rusya’nın payını azaltmaya çalışıyor ama Kuzey Akım-2 ve Türk Akım-2’nin devreye girmesi, Kuzey Afrika’dan ve Norveç’den daha fazla gaz satın alması, LNG tedariki, ayrıca Hazar gazinin Güney Gaz Koridoru ile ulaşması sonrasında Doğu Akdeniz’in pahalı ve jeopolitik krizlere bulaşmış doğal gazına gerçek anlamda ilgi olmayacağını tahmin etmek zor değil.

Bu açıdan bakılırsa Doğu Akdeniz’deki sorunların özünde tek başına hidrokarbon kaynaklarının olmadığını söylersek abartı olmaz. Kıbrıs adası ve çevresinin gasp edilmesi, ayrıca Türk savaş ve ticaret gemilerinin Büyük Akdeniz’e, oradan da Atlantik ve Kızıl Deniz üzerinden Hint Okyanusu’na açılım geçitlerinin daraltılması, hatta kapatılması stratejik hedefi bence çok daha önemli.

 

Sorun sadece enerji kaynaklarının paylaşımı değil

Bu, tabii ki sebeplerden sadece birisi. Doğal gazın keşfi, çıkartılması, yüksek sülfürden temizlenmesi, pazar bulunması, boru hattı ile ya da LNG olarak bu pazarlara taşınması, pazarlanması bugünden yarına olacak iş değil.  Her şey yolunda gitse bile kaynaklarının işletilmesinden doğacak paraya ev sahibi ülkelerinin dokunması en az 10 yıllık bir süreç. Üstelik hem jeolojik hem de teknik ciddi güçlükler var.

Bence Türkiye açısından Doğu Akdeniz’in enerji kaynaklarından ziyade deniz egemenliğinin sınırlarını berraklaştırmak, Yunanistan’ın deniz yetki alanlarına ilişkin olarak, “Girit, Kasot, Kerpe, Rodos ve Meis” hattını esas alarak ortay hatta dayalı bir deniz yetki alanı oluşturma çabalarını boşa çıkartmak esas amaç.

Bu doğrultuda Yunanistan, Mısır, İsrail ve Libya ile de anlaşmalar yapmaya çalıştı; hem Türkiye’yi kendi içerisine hapsetmek hem de Kıbrıs Ada’sını denizden denize bağ kurarak karada başaramadıkları Enosis’i deniz üzerinden gerçekleştirmek istiyordu.

Bu itibarla, Doğu Akdeniz ve dolayısıyla Kıbrıs’ta Türkiye için asıl mesele “mavi dalgalara hükmetme” stratejisinin parçası olarak görülebilir.

 

Askeri tatbikatlar, silahlanma yarışı

Bölge ülkeleri hem doğal kaynaklardan daha fazla pay almak hem diğerlerini jeopolitik güç mücadelesinde saf dışı bırakmak, hem de gücünü ve kararlılığını göstermek için sürekli askeri manevralar yapıp duruyorlar. Bazen bir araya geliyor, bazen birbirlerine karşı hareket ediyor, bazen birleşip Türkiye’ye karşı pozisyon alıyorlar.

Doğu Akdeniz’de küçük veya büyük bir tatbikatın olmadığı hafta neredeyse yok. İsrail, Güney Kıbrıs, Mısır ve Yunanistan bölgede tatbikat üstüne tatbikat yapıyor, hava ve deniz kuvvetlerinin eş güdümünü arttırmak için çalışıyorlar. Tatbikatların ana konusu yüzen hedeflerin imhası, düşman hava savunmasının ve uçaklarının çalışamaz hale getirilmesi ve düşman donanmasının stratejik limanlarının imhası şeklinde.

Bölge ülkeleri arasında silah alımları da ciddi şekilde arttı. İsrail ordusu F-35 filosunu genişletiyor. Teknolojik kıstaslara göre değerlendirme yapıldığında İsrail ordusu Doğu Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler arasında en güçlüsü. Dezavantajları olsa da yüksek vuruş menzili ve nükleer silahlara da sahip olması nedeniyle ihtilafa taraf ülkelerin en güçlüsü.

Mısır ordusu Almanya’dan Meko sınıfı firkateynler, Fransa’dan Mirage ve Rafale, Rusya’dan SU-35 uçakları, yine Rusya’dan Ka-52 ve ABD’den Apache helikopterleri aldı ya da almak için görüşmelere devam ediyor. Yunanistan ise ABD’den Kiowa helikopterleri, Predator insansız hava araçları ve F-35 jetleri almak için görüşmeler yapıyor. Ayrıca envanterdeki S-300’lerin modernize edilmesi için Rusya ile de temas içinde.

Tabii ki, Türkiye de boş durmuyor. Sık sık üç denizde “Mavi Vatan” tatbikatları düzenliyor, birliklerinin savaşa hazırlık seviyesini arttırıyor. Son dönemde çeşitli insansız hava araçlarının üretimine hız verilmesi, Atak helikopterlerinin daha ağır bir modelinin geliştirilmesi, Hisar tipi hava savunma sistemlerinin test edilmesi ve yeni nesil Atmaca füzelerinin gemilere konuşlandırılmaya başlamasıyla Türkiye de ateş gücünü arttırdı.

Kuzey Kıbrıs’ta kendisine askeri üs kurmakta geciktiği söyleniyor. 2020 Bütçesi'nde Milli Savunma Bakanlığı ve bağlı kuruluşlarına 53 milyar 859 milyon 342 bin lira kaynak ayrıldı.

 

Türkiye’nin attığı adımlar

Herkesin hesaba katması gereken, ancak sıklıkla göz ardı edilen bir gerçek var: Türkiye, Doğu Akdeniz’in en büyük ekonomik, siyasi ve askeri gücü. En uzun Doğu Akdeniz sahili olan ülkesi de aynı zamanda.

Türkiye’yi, haklı ya da haksız olsun, hesaba katmadan, denklemde göstermeden, onunla müzakere etmeden hiçbir sorun kalıcı şekilde çözülemez. Haklarının gasp edildiğini düşündüğünde de şayet diyalog ve müzakere kapıları kapanırsa diplomasi yerine askeri kaslarını germesi şaşırtıcı olmaz.

Ve bu da bölgede çözüm yerine gerginlik ve çatışma risklerini arttırır.

Türkiye, uzun bir zaman bölgedeki menfaatlerini tanımlamakta, sınırları belirlemekte, egemenlik alanlarını korumakta geç kaldı. Sadece kendisinin değil KKTC’nin Doğu Akdeniz’de hukuken sahip olduğu alanları da ihmal etti.  Oyuna biraz geç girdi, yani.

Şimdi de içine düştüğü tecridi kırmak, hak ve menfaatlerini savunmak için normalde en son harekete geçirmesi gereken askeri “gunboat” diplomasi yaklaşımını kullanıyor.

Suna kuvvetle inanıyorum: Türkiye, eğer akılcı bir “kazan-kazan” yumuşak güç dış politikası izler, İsrail, Mısır, Yunanistan, Güney Kıbrıs, Lübnan, Suriye ve Libya arasındaki çelişkileri, menfaat çatışmalarını, ihtilafları ustaca kullanabilir, çatışmacı değil son haftalarda işaretlerini gördüğümüz uzlaşmacı bir lisan benimserse kendisine karşı oluşan “Doğu Akdeniz İttifakı”nı bölme imkanı hala var.

Türkiye, İsrail ile masaya oturursa

İsrail başından itibaren Türkiye ile çalışmak istiyordu Doğu Akdeniz konusunda.

Ben bunun birinci elden tanığıyım.

2013'den bu yana hem mevcut Enerji, Altyapı ve Su Kaynakları Bakanı Yuval Steinitz hem de kendisinden önceki Bakan Silvan Shalom ile birkaç kez baş başa görüştüm Tel Aviv’de.

Ankara'ya güvenilmeyeceğine dair Kabine arkadaşlarından gelen eleştiri oklarına karşı Türkiye ile çalışma lehine tavır almışlardı doğal gazın (ve de Manavgat’tan suyun) taşınması konusunda.

Ama Ankara’ya davet edilmediler, Ankara’dan bekledikleri Enerji Bakanı düzeyindeki ziyaret de gerçekleşmedi. Aracılar bile devreye sokuldu.

İlişkilerin sertleşmesi ve güven bunalımın derinleşmesi üzerine Yunan-Rum-Mısır cephesine katılmayı tercih ettiler.

Türk-İsrail ilişkilerinde pragmatik ve soğukkanlı adımlar atılırsa zaman içinde İsrail’in Ankara ile yeniden çalışmayı tercih edeceğine dair sağlam işaretler geliyor.

Benzeri bir adım Kahire ile de atılırsa (ki Mısır Dışişleri Bakan Yardımcısı ile London Energy Club’da bu yönde bir beyin fırtınası yaptık yakin zamanda) “şer cephesi”nin yarılması, kazan-kazan orta yolun bulunması mümkün.

Dahası, bu güven yaratıcı adımlar ABD ve AB ile ilişkilerimize de rahatlık getirecek, üzerimizdeki baskıyı azaltacak, milli menfaatlerimizi daha akilci ve kuvvetli korumamızı sağlayacaktır.

 

Türkiye ile Libya arasındaki anlaşma

Dolmabahçe Sarayı’nda imzalanan Türkiye ile uluslararası toplum tarafından tanınan ve meşru kabul edilen Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti arasındaki 'deniz yetki alanlarını' belirleyen mutabakat muhtırası gerçekten de önemli bir “oyun değiştirici milat” olarak görülebilir.

Türkiye'nin Marmaris-Fethiye-Kaş kıyı hattı ile Libya'nın Derne-Tobruk ve Bordiya kıyı hattı bu muhtıra sayesinde komşu oldu. Bu hattı birbirine bağlayan en batıdaki çizgi Girit Adası'na bir kaç deniz mili mesafeden geçiyor.

Mısır, Yunanistan, İsrail ve Rusya tarafından desteklenen diğer Libya hükümetinin başındaki General Hafter üzerinden bu muhtırayı geçersiz kılmak için çaba sarfediliyor ama sözkonusu anlaşma BM Genel Sekreteri’ne de gönderilerek tescil edildi.. Belki de müzakerelere oturulması için güçlü bir koz olarak kullanılabilir.

 

Son söz

Doğu Akdeniz boru hattı inşası için 2020 basında Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail başbakanlarının yeni bir anlaşma imzalayacakları anlaşılıyor. Bunun siyasi bir şov olmanın ötesinde değeri yok. Mısır bu güzergaha sıcak bakmıyor, İsrail Ankara ile dirsek temasını bırakmadı. Hem AB’de Kuzey Akım-2, Türk Akım-2 ve TANAP boruhatları (ayrıca yeni yüzer LNG tesisleri) sonrasında yeni kapasiteye ihtiyaç yok. Bu hattın maliyetini ödemeye kimsenin de isteği ve gücü yok. Onun için Doğu Akdeniz boruhattının akıbeti 12 yıl boyunca üzerine onlarca anlaşma imzalanan Nabucco’dan farklı olmayacak düşüncesindeyim.

Doğu Akdeniz’de hak arama ve güçler dengesi mücadelesinin hem hukuki hem askeri ve jeopolitik düzlemde daha uzun yıllar devam edeceğini unutmayalım. Bu uzun soluklu mücadeleye hazır olmak, uluslararası camiayı pozitif mesaj ve adımlarla yanımıza çekmek, görüş ve menfaatlerimizi anlamaları yönünde ikna çalışmalarını sürdürmemiz, askeri, ekonomik, diplomatik ve stratejik iletişim silahlarını da abartmadan akıllıca kullanmamız gerekiyor.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Diğer Yazarlar

Günlük Burç Yorumları Aşk 31 Mart 2020 Salı. Astroloji tüm burçlar ve yükselenleri.

Günlük Burç Yorumları Aşk 30 Mart 2020 Pazartesi. Astroloji tüm burçlar ve yükselenleri.

Gazeteci Murat Kışlalı, Ankara kulislerinde konuşulan ve tartışılan konularda GÖZLEM’in sorularını cevapladı. İşte görüşleri…

Yazarlar
Website Security Test