Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Rusya ile ''asimetrik'' ilişki sürdürülemez

7.2.2020
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Kuzey komşumuz Rusya, bizi Ermenistan ve Suriye üzerinden de sarmaladı.

Kuzey Irak’ta, Doğu Akdeniz’de de güç kazandı. Doğu komşumuz İran ile mantık evliliği içinde. Gürcistan ve Ukrayna’nın bazı bölgelerini işgal etti, ilhak etti. Karabağ sorununun çözülmesini engelliyor Kafkasya’daki etkisini sürdürmek için.

Dış ticarette Rusya lehine ağır açık veriyoruz. Karşılığında domates bile satamıyoruz. S-400 dahil savunma sanayii işbirliği NATO’da bize şüpheyle bakılmasına yol açıyor. Suriye sınır güvenlik mutabakatı işlemiyor.

Rus doğal gazına AB ülkelerinin ödediğinin neredeyse iki katı fiyat ödüyoruz.

Akkuyu nükleer santralinin elektriğini 15 yıl süreyle yüksek fiyattan alacağız 2023’den itibaren.

Yanlış anlaşılmasın: Rusya ile stratejik işbirliği çok önemli. Buna yürekten inanıyorum realpolitik çerçevede ama halihazırdaki ilişkiler manzumesinin “kazan-kazan” olmadığını. “asimetrik” nitelik arzettiğini yıllardır tekrarlıyorum.

Onlar satranç biz tavla oynuyoruz gibi dışarıdan bakınca.

Dengesiz ilişkilerin sürdürülebilir olmadığını, uçak düşürme sonrasındaki krizin hep aklımızın gerisinde kalması gerektiğini de söylüyorum.

Şimdi İdlib’de yaşananlar yüzünden Rusya ile gerginlik doğması sanki beklenmedik bir şeymiş gibi sunuluyor ya ben de ona çok şaşırıyorum.

Rusya ile ortaklık, sadece iki devlet başkanı arasında ince hesapların, kişisel kimyanın ötesinde ülkenin tüm paydaşlarının da etkileyebildiği, iyi tanımlanmış yeni bir mecraya akmak zorunda.

 

Cumhur Doğan: Anadolu’da tersine Erasmus

Empati yapmak, birbirinden öğrenmek, şebekeni genişletmek, yaşayarak deneyim kazanmak, ufkunu genişletmek için öğrenci değişim programları - ileriki yaşlarda önemi daha iyi anlaşılacak - değerli katkılar sağlıyor.

Avrupa Birliği’nin yarattığı Erasmus programı her yıl büyüyerek mevcudiyetini daha da etkinleştiriyor. Erasmus, yedi yıllık döngüler şeklinde yönetiliyor. Önümüzdeki dönem 2021-2027 arasını kapsıyor ve Avrupa Komisyonu bu döngü için mevcut finansmanın ikiye katlanarak 30 milyar avro’ya çıkartılmasını önerdi.

AB üyesi olmamalarına rağmen Türkiye, İzlanda, Norveç ve Sırbistan’dan öğrenciler de Erasmus’dan yararlanıyor.  Benim kızım King’s College’da okurken son sınıfı bir İspanyol üniversitesinde geçirdi Erasmus değişim programı çerçevesinde. Hem Londra’dan hem de Madrid’ten birer üniversite diplomasi var.

Her yaştan gençlere gönüllü koçluk yapan dostum Cumhur Doğan, bakın ne diyor yerli bir tersine Erasmus modeli yaratma konusunda:

“Erasmus sayesinde seçilen öğrenci Türkiye’den Avrupa’da bir  okula gidiyor bir dönem için. Avrupadan da Türkiye’ye geliyor öğrenci. Ama Türkiye’nin büyük kentlerinden iyi okullarından oluyor bu dönemsel transfer. Ve bu çocuklar genelde Anadolu’yu görmemiş, Anadolu’daki dertleri, Anadolu kasaba ve köylerindeki yaşıtlarının yoksunluklarını yaşamamış oluyor.

Bu nedenle, ismi bir ironi barındıran tersine Erasmus öneriyorum.

Buna göre, Türkiye’nin büyük kentlerinden ve ayrıcalıklı okullarından çocuklar orta  öğretim  hayatlarının bir dönemini Anadolu’da bir okulda, bir ailenin yanında kalarak geçirecekler. O ilçede bir projeye katılacaklar.

Bu dönemde derslerinden alacakları notlardan çok, bu projeden ve yanında kaldıkları aile ile okul yönetiminden alacakları not etkili olacak eğitim hayatlarının geri kalanında.

Belki üniversiteye girerken, sonrasında bir yerde ise başlarken bile etkili referans olacak.

Kuvvetle inanıyorum ki, gençler kendi sırça köşklerinden çıkmalı, yaşadıkları coğrafyanın dert ve meseleleri ile yakınlaşmalı, eğitimde fırsat eşitliğinin daha da bozulduğu günümüzde bu eşitsizliği gözlemlemeli, Anadolu’da her zaman arayabileceği bir ailesi olduğunu hissetmeli, o ilçede bir projeye katılarak unutamayacağı bir hikaye biriktirmeli.

Böyle bir projeye niye mi ihtiyaç var? Çünkü bu coğrafyada bizler ayrıştık, birbirimizi anlamaktan belki kendimizden bile uzaklaştık. O nedenle gençler önce kendisine sonra yaşadığı coğrafyadaki yaşıtlarına ve yaşadığı coğrafyaya yakınlaşsın. Çünkü bu coğrafyada herkes köy enstitülerine güzelleme yaparken hiç kimse köy enstitülerinin sağladığı yakınlaşma yönünde adım atmıyor.

Tabii ki her cenahta ayrışmış ve ayrıştırmış ebeveynler bu yakınlaşmaya izin verirse, gönderen gönderme korkusunu aşar, gönderilen misafirin özeline ve inancına saygı duyarsa neden olmasın?”

 

İnsan sermayesi her renkten

OECD’nin Afrika yatırım programını oluşturma çabaları çerçevesinde Johannesburg’s gitmiştim. Sanırım yıl 2002.

O zaman ki Nelson Mandela yönetiminin Maliye Bakanı olan (sonra Dünya Bankası ve IMF ortak toplantılarında sık sık karşılaşacağımız) Manuel Trevor ile buluştum.

Çok parlak bir politikacı ve ekonomist idi. Hala da öyle olduğundan kuşkum yok.

Beni değişik bakanlar ve KİT yöneticileri ile de görüştürdü.

Ancak çoğu genç, deneyimsiz, dahası eğitimsizdi. Görüşmelerimiz tad vermiyordu.
Sonradan Manuel kendisi izah etti. Yönetimi devraldıkları Güney Afrika’daki acımasız “apartheid” rejimine bir tepki olarak beyazları kilit görevlerden alıp siyah Afrikalıları getiriyorlarmış yerlerine. Önemli bir beyin kaybı yaşanmış, bunların çoğu Hollanda ya da İngiltere’ye göçmüş.
Ama bu kadar kısa sürede aynı kaliteyi tutturamadıklarından, siyasi doğruluk sevdasına tüm hükümet sistemi ve ekonomi adeta felç olmuş, yönetim kalitesi “Afrikaneer”lere kıyasla epey gerilemiş.
Farkındalar ama değiştirmiyorlardı da. Bizden de kapasite yaratmada yardım istiyorlardı.
Sırf siyasi sadakat dolayısıyla kilit görevlere kifayetsiz insanların gelmesi tabii ki sadece Güney Afrika ile sınırlı değil.
Sınırlı insan sermayesini ülkenin ve insanların refahı, barışı ve güvenliği için etkin şekilde kullanmak akıllı liderlerin sorumluluğu.

 

Felaket, kader değil

Bazen gülelim mi ağlayalım mı bilemiyoruz.

“Ben geliyorum” diye bağıra bağıra, sirenlerini çala çala üzerimize çullanan felaketleri yerimizde kımıldamadan bekliyoruz.

Felaket patlak verdiğinde de tevekkülle karşılayıp “Allah verdi, Allah aldı” diyenlerimiz azımsanmayacak sayıda. Bu düşünce tarzı “Eşeğini sağlam kazığa bağla, sonra Allah’a emanet et” yaklaşımı ile tezat teşkil ediyor.

Hız yapıp, kafayı çekip, teknik kontrolü yapılmamış arabanın sırtında kaza yaptığımızda da “ne yapalım kader böyle istedi” diyebiliyoruz.

En son Elazığ ve Malatya’da acıyla yaşadığımız, öncesinde Ege’de hissettiğimiz ve önümüzdeki beş yılda önemli yerleşim merkezlerinde karşılaşacağımız deprem, sel ve diğer afetlerin artış kaydetmesi tesadüfi değil. Bunların geleceği biliniyor.

Zira, gezegenimiz bizlerden bağımsız bir doğal döngü içinde. Bilimsel olarak artık nerede ne zaman ne gibi felaketler yaşayacağımız ortaya konabiliyor.

İklim değişikliği, küresel ısınma, ABD’de kasırgalar, Avustralya’da yangınlar, Pasifik’te volkanik patlamalar, Orta Asya’nın yeniden kuraklaşması, ebola, birbiri ardına depremler… Önümüzdeki on yıllarda katmerlenerek bizi ciddi tehdit altına sokmaya devam edecek.

Dünyanın manyetik kutbu her milenyumda bir değişiyor. O büyük değişim zamanı Şimdi bizim kuşağa denk geldi. Hava, yer, yeraltı, denizlerdeki hareketlilik yön ve şekil değişiyor. Manyetik kutupta hem +- olarak, hem de yer olarak bir değişiklik var. Kanada üzerindeki manyetik kutup bin yıl aradan sonra Sibirya’ya doğru kayıyor.

“Bu manyetik basınç bin yıl önceki fay hatlarını harekete geçirecek”, deniyor. Bin yıldır bilinen fay hattı da bu yeni durumdan etkilenecek. Bu iki fay hattının çakışması, daha eski uyuyan fay hatlarını harekete geçirebilir.

Neticede, meteor yağmurundan hortumlara, şimşeklerden depreme, volkanik hareketlerden batma-çıkmalara birçok doğal felakete hazırlıklı olmamız gerekiyor en azından önümüzdeki 5 yıl boyunca.

Sadece Türkiye ya da başka bir ülkenin baş edemeyeceği bir durum bu; kapsamlı ve etkili bir uluslararası çaba gerekiyor baş edebilmek, insanlığı ayakta tutabilmek için.

Bir de bu doğal felaketlere insanların yarattığı, hemen her bölgede cereyan eden silahlı çatışmaları, isyanları, kaynak rekabetini, siber güvenlik, yapay zeka risklerini eklerseniz geleceğimiz pek parlak gözükmüyor. Bunlara hazırlanmak zorundayız, ellerimizi göğsümüz üzerinde kavuşturup beklemek, şikayet etmek yerine.

Şunu unutmayalım ki, Doğu Asya'dan başlayıp San Francisco'ya kadar uzanan fay hatları haritası belli, bunun üzerinde hangi ülke ve kentlerin olduğu da.

Bilim adamları magazin konusu olamadıkları, yeterince popüler yöntemlerle konuşamadıkları için olsa gerek ciddi şekilde kulak vermiyoruz onlara, bulgularına ve uyarılarına.

“Kader” ve “yardım” söylemleri dışına çıkamıyoruz, cebimizden çıkan deprem vergilerinin nereye harcandığını bile sorgulayamıyoruz.

Önceden hazırlık, önlem kültürümüz çok zayıf, olanlar arasında etkin eşgüdüm yok.

Milli servet depremde başımıza çökecek beton binalara ve altyapı tesislerine harcandı, harcanıyor.

Dünyada en fazla deprem olan ülkeler arasında Japonya da var. Aynı şiddetteki depremlere göre göreceli can kaybı açısından en az can kaybı olan ülkelerin başında da Japonya var.

Ama yapılar çok sağlam. İnsanlar (halk ve yöneticiler) deprem öncesi, ani ve sonrasında daha bilinçli. Afet yönetimi konusunda çok iyi örgütlenmişler. Herkes ne yapacağını biliyor.

Türkiye’de en büyük deprem riski, nüfusu neredeyse 20 milyona ulaşmakta olan, milli ekonominin merkezi, varlıkların en pahalı olduğu, insan sermayesi en zengin İstanbul ve çevresinde.

Hem merkezi yönetim, hem de öncelikle de, Sakarya’dan başlayarak, Tekirdağ-Edirne koridoru ile Marmara’nın karşı yakasında Yalova ve Bursa’nın bu anlamda ortak bir anlayışla afet anında entegre olmaları için çoktan çalışmamız, Hazır hale gelmiş olmamıza gerekiyordu.

Ama “yumurta kapıya geldikten sonra” harekete geçme, proaktif olmak yerine reaktif olma yönündeki düşünce tarzımız yüzünden büyük kayıplara, acılara uğramamız kaçınılmaz gibi görünüyor.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Yazarlar
Website Security Test