Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Türkiye İdlib’de mecbur mu, mahkûm mu?

27.2.2020
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Eski Adalet Bakanı Prof. Dr. Hikmet Sami Türk, İdlib'deki son gelişmeleri değerlendiren bir yazı kaleme aldı.

“Türkiye’nin Suriye’de çatışan gruplar arasında taraf tutmaması, aralarındaki anlaşmazlıkların giderilmesine gerektiği ölçüde dostane uzlaştırıcı olarak yardımcı olması gerekir. Kesilen siyasî ilişkilerin yeniden kurulması, ekonomik ilişkilerin de canlanmasını sağlayacak olan doğal önkoşuldur. Bu, tarih ve coğrafyanın getirdiği, siyasî aklın zorunlu kıldığı bir mecburiyet, –Cumhur-başkanının ifadesiyle– bir mahkûmiyet olarak da nitelenebilir.”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önceki gün (25 Şubat 2020) Azerbaycan’a hareketinden önce Esenboğa Hava Limanında gazetecilerin sorularını cevaplarken söylediği “İdlib’de mücadelenin içerisinde olmaya mecbur değil, mahkûmuz” sözü ile ilgili olarak eski Millî Savunma ve Adalet Bakanı Prof. Dr. Hikmet Sami Türk, yazılı bir değerlendirme yaptı:

“Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu sözü daha geniş bir perspektif içinde Türkiye’nin 911 kilometrelik kara sınırına sahip bulunduğu Suriye’de cereyan eden ‘mücadelenin içerisinde olmaya mecbur değil, mahkûmuz’ şeklinde açıkladığı politikanın bir parçası olarak söyledi. Ancak gazetelerde manşete çıkan İdlib oldu. Zaten İdlib’in özel bir konumu da var. Nitekim Anayasa’nın 92. maddesi uyarınca TBMM’nin Türk Silâhlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere (Irak ve Suriye’ye) gönderilmesi için 2.10.2014 tarih ve 1071 sayılı Kararıyla verilen ve her yıl uzatılan bir yıllık izin süresinin, son olarak 30.10.2019 tarihinde itibaren bir yıl uzatılmasına dair 8.10.2019 tarih ve 1231 sayılı Kararında İdlib’le ilgili şu satırlar yer almaktadır:
‘PKK/PYD-YPG ve DEAŞ başta olmak üzere, Suriye’de mevcudiyetini sürdüren terör örgütleri ülkemize yönelik eylemlerini sürdürmektedir. … Astana süreci ile başlayan ateşkesin kalıcı barışa ve çözüme ulaştırılması yönünde ülkemizin diğer ülkelerle yürüttüğü çalışmalarda kaydedilen önemli mesafe sonucunda ülkemiz, Suriye sınırları içerisinde ilân edilen İdlib gerginliği azaltma bölgesinde terör faaliyetlerinin sonlandırılması ve huzur, barış ve güvenliğin sağlanması bağlamında yükümlülükler üstlenmiştir.’

5 Mayıs 2017 günü Astana’da Türkiye, Rusya ve İran arasında imzalanan Mutabakat, Suriye’de çatışmasızlık bölgeleri oluşturulmasını ve uygulanmasının üç ülke tarafından izlenmesini öngörmektedir. Türk Silâhlı Kuvvetleri, Astana Mutabakatı çerçevesinde ateşkesin sağlanması, çatışmaların sona erdirilmesi ve insanî yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması için İdlib’de kurduğu gözlem noktalarıyla görev yapmaktadır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin bu yükümlülüklerini ve genel olarak Suriye sorununa bir çözüm bulunması konusunda Türkiye’nin sorumluluğunu vurgulamak için sadece “mecbur değil, mahkûm” olduğunu söylemiştir.

Ancak çok farklı boyutları olan Suriye sorununun çözümü, iç ve dış etkenler, iç ve dış güçler, onların birbiriyle bağdaştırılması zor görüş ve tutumları nedeniyle kolay bir iş değildir. Örneğin bugün Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın ve Onun temsil ettiği rejimin içeride ve dışarıda taraftarları ve destekleyenleri olduğu kadar muhalifleri, Onu devirmek isteyen, Türkiye’nin de destek verdiği Özgür Suriye Ordusu gibi örgütlenmiş silâhlı gruplar da var. Rusya Federasyonu Esad’ı desteklerken; Türkiye ve Suriye arasında bir zamanlar cumhurbaşkanları düzeyinde “Biraderim Esad” denecek, ortak Bakanlar Kurulu toplantısı yapılması düşünülecek kadar yakın olan ilişkiler kesilmiş; Esad’ın yerine diktatör, halkına acımasız baskı uygulayan Esed gelmiştir. Bu baskılar, milyonlarca insanın Suriye’yi terk ederek komşu ülkelere sığınmalarına, bu arada 4 milyona yakın Suriyelinin Türkiye’ye göç etmesine neden olmuştur.

Suriye sorunu, Birleşmiş Milletler’de temsil edilen, başında Esad’ın bulunduğu mevcut yönetim ile muhalefet temsilcilerinin katılacakları görüşmelerle çözülebilir. Bu konuda şimdiye kadar yapılan görüşmelerden, yeni bir anayasa hazırlanması için Ekim-Kasım 2019’da Cenevre’de Birleşmiş Milletler Ofisinde yapılan toplantılardan bir sonuç alınamadı. Ateşkesten sonra kalıcı barışın gerçekleşmesi için bu çalışmaların yeniden başlatılması gerekir.

Suriye sorunu, ancak ülke bütünlüğü içinde hiçbir etnik ve dinî ayrım yapmaksızın, hiçbir grubu dışlamaksızın herkes için temel insan hak ve özgürlüklerini güvence altına almak, demokratik rejimi bütün gerekleriyle benimsemek suretiyle çözülebilir. Bu ilkeler farklı görüşteki grupların birleşeceği, yeni Suriye Cumhuriyeti Anayasası’nın dayanacağı asgarî ortak paydalar olabilir. Ama bu konuda Suriye yönetimine dışarıdan baskı yapmak, geri tepecek sonuçlar verir. Suriye’de demokratik temelde siyasî rejimi belirlemek ve onu yürütecek insanları seçmek, başka devletlerin değil, geçmişte birçok darbe döneminden geçmiş, son yıllarda acı deneyimler yaşamış Suriye halkının yetkisindedir. Bu süreçte diğer devletlere düşen, Suriye’ye yardımcı olmaktır. Türkiye, tarihten gelen bağlarla ve en yakın komşu olarak bu yardımı yapabilecek ülkelerin başında gelir. Bunun için Türkiye’nin Suriye’de çatışan gruplar arasında taraf tutmaması, aralarındaki anlaşmazlıkların giderilmesine gerektiği ölçüde dostane uzlaştırıcı olarak yardımcı olması gerekir. Kesilen siyasî ilişkilerin yeniden kurulması, ekonomik ilişkilerin de canlanmasını sağlayacak olan doğal önkoşuldur. Bu, tarih ve coğrafyanın getirdiği, siyasî aklın zorunlu kıldığı bir mecburiyet, –Cumhurbaşkanının ifadesiyle– bir mahkûmiyet olarak da nitelenebilir.”

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Diğer Yazarlar
Yazarlar
Website Security Test