Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Paramı en iyi ben yönetirim

28.2.2020
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Para, akıllı kullanılırsa hayatımızı kolaylaştıran, mutluluğumuza katkı sağlayan, olumlu bir güç.  Aç gözlü, her şeyi onun terazisine koyan, insanların parasal getiri ve götürü temelinde sınıflandıran kişiler mutsuzluğa mahkum oluyorlar.

Para bu yüzden çok itinalı kullanılması gereken bir araç. Amaç olmadığı kesin. Ekonomideki olumsuz gidişi geri çevirmek için bazı siyasi liderlerin “elinizdeki dövizi bozdurun, Türk lirasına çevirin, altın alın” türünden tavsiyeleri inanılmaz geliyor.

İnsanlar, şu ya da bu siyasi şahsiyeti, partiyi, futbol takımını, müzik grubunu, dini tarikatı destekleyebilir, ona sadakat gösterebilir ama iş kendi alınteri ile kazandıkları parayı nasıl değerlendireceğine gelince danışır sorar soruşturur ama sonuçta nihai kararı verirler.

Ne zaman ki, insanların cüzdanına el atarsınız, parasını yıpratır değerini düşürürsünüz o zaman sigortalar atabilir, tahmin bile edemeyeceğiniz tepkiler patlak verebilir. Özellikle de zaten gelirinin ötesinde harcayan, borca boğulmuş, uzun yıllardır yerinde sayan, geliri aşınmış insanlarda.

Para, sadece soyut bir kavram. Şayet varsa çoğu zaman bankadaki hesapta yatıyordur uyarılıncaya kadar. Elinizde bir altın külçe ya da metal, kağıt para, çek olarak fiziken tutmuyorsanız göremez, dokunamazsınız ona. Ama onun harcanması, tasarrufu, kullanılması size bir güç sağlar, haz verir.

Paranın güzel taraflarından birisi hiç ayrım yapmaması. Ne renk, ne ırk, ne din, ne sınıf ne de ebeveynlerinizin kim olduğu önem taşır para için. Kulakları, gözleri, dili de yoktur. Kendisini kimin yönettiğini bile bilmez. Herkesin cebine, hesabına her zaman girebilir de, çıkabilir de. Hatta sınır tanımaz, ülkelerden ülkelere kolaylıkla göçebilir bir düğmeye bastığınızda.

Sorarsanız, “bir hırka bir lokma” hayat felsefesini benimseyenler, romantik sosyalistler haricinde, hemen herkes kendisine bir servet yaratmayı ister. Ama her isteyen sahip olabilseydi paraya, servete, o zaman zengin-yoksul ayrımı, uçurumu olmazdı ki hayatımızda.

Servetin sizin için ne anlama geldiğini tanımlamazsanız bence ne para kazanmanız ne de kazandığınızı nasıl harcayacağınız önem taşır. Her şeyden önce, “zenginlik sizin için ne anlam ifade ediyor, oraya nasıl ulaşabilirsiniz, ne kadar zaman alacağını düşünüyorsunuz ve elde ettiğiniz zaman onunla ne yapmayı düşünüyorsunuz” sorularına dürüstçe yanıt vermeniz gerekiyor.

“Zenginin parası, züğürdün çenesini yorar” gibi deyimleri kendinize kılavuz etmeye karar verenlerden iseniz boşuna uğraşmayın, ağzınızla kuş tutsanız yine para kazanamazsınız. Kazansanız bile ya elinizde tutamazsanız ya da harcamayı bilemezsiniz.

“Fırsat var da biz mi kazanmıyoruz?”, “Eşek gibi çalışıyoruz ama hala yerimizde sayıyoruz” diyebilirsiniz. Doğrudur. Öyle işler, durumlar vardır ki para yanınızdan bile geçmez.

Ama zengin olmada tembel davrananların, servetin nasıl inşa edileceğini bilmeyenler de bazen bu söylemi kullanıyorlar.

Harekete geçmek yerine sürekli mazeret dinliyorsunuz yapılması gerekenlerin neden yapılamayacağı üzerine. Bardağın dolu tarafını göremeyenlerin sayısı inanın sandığınızdan daha çok.

Arada piyango bileti alırlar ama servet oluşturmak için gereken sistematik, yorucu, sabırlı çalışmaya pek gelemezler. Evet, parayı, servet edinmeyi istiyorlar ama sadece kazayla, şans eseri ya da beklenmedik bir miras yoluyla gelirse.

Sanıyorlar ki, Bill Gates, Richard Branson, Alan Sugar, Warren Buffett, Simon Çowell, Sami Şener, Mehmet Sepil, Hamdi Akın köşelerinde keyif yaparken kazandılar servetlerini.

Siz değişmezseniz hiçbir şey değişmez, bunu unutmayın.

Koleksiyoncusu değilseniz paranın peşinde koşmazsınız. Sizi asıl cezbeden paranın kendisi değil onun ile neler yapabileceğiniz düşüncesidir.

Tabii ki, para size aşk, sağlık ya da mutluluk satın alamaz. Şarkıyı hatırlayın: “Parayla saadet olmaz”.

Ama şurası da bir gerçek ki, iyi ve akıllıca kullanırsanız bol miktarda keyif alabilirsiniz parayla, mutsuzluğa yol açan birçok şeyi de ortadan kaldırabilirsiniz.

Paranız yoksa bu konudaki tartışmalar akademik kalıyor.

Peki, parası olanlar genellikle ne için harcıyorlar?

Bence, güvenlik en önde gelen amaç. Hayatının bugününü, geleceğini, ailesini teminat altına almak birçok insan için en birinci öncelik. Kendinize ait bir ev, istediğiniz gibi yaşamak için bankada sizi destekleyecek kadar para, acil durumlar için elde ilave gelir ve de rahat bir yaşlılık dönemi sağlayacak emekli maaşı, ek gelirleri.

Sonra, insanlar rahat ve lüks arıyorlar. Egzotik yerlerde tatil, yıllanmış, iyi şarap, en iyi restoranlarda yemek, pahalı kıyafetler, spor müsabakalarında, operada iyi yerler için bilet.

Hareketlilik. Uçak ve trende uzanıp rahat seyahat edeceğiniz birinci sınıf bilet, gezinti gemilerinde turlar, dünyanın neresindeyseniz size tahsisli şoförlü araçlar. Prestijli davetiyeler, önemli insanlara ulaşma ve münhasır Kulüplere giriş imkanı.

Nüfuz. Hatırı sayılır meblağda bağışta bulunan cömert birisi olarak görüşleriniz ve dileklerinizin dikkate ve ciddiye alınması. Düzenli ve önemli miktarlarda insanlara yardımcı olmak, kuruluşları desteklemek ve inandığınız davaları ileriye götürmek için bağışlarda bulunmaya muktedir olmak.

Özgürlük. İşverenlere, patronlara, kredi verenlere, müşterilere bağımlı olmamak. Takvimin, güncenin ya da saatin esiri olmamak. İleride çocuklarınıza yük olmayacağınızı bilmek. Eğlence. Yapmak istediğiniz şeyleri yapmaya, istediğiniz kişileri görmeye, istediğiniz yere gitmeye zaman. Popüler olmak. Sosyal hayatınızda harikalar yaratacak şekilde arkadaşlarınızı, tanıştığınız insanları sıklıkla ve cömertçe ağırlamak.

Kimisi de nasıl kullanacağını bilmediği için üzerinde oturup mezara kadar götürüyor. Ya da çocuklarına, torunlarına yüklü bir miras bırakmayı seçiyor.

Sanırım Londra’ya ilk geldiğim yıl idi. 1984 basında. Sunday Times gazetesinin hastası olmuştum. Pazar günleri kitap kalınlığındaki bu gazeteyi adeta hatmederdim. Eklerden birisinin son sayfasında, tanınmış şahsiyetlere en iyi yaptıkları yatırımı, en fazla para kaybettikleri işi, tasarruflarını nasıl değerlendirdikleri, vergi sistemi ile ilgili sorunları üzerine bir düzine soru yöneltiliyordu.

Meşhur bir tenis oyuncusunun, yatırımları konusunda kimden profesyonel destek aldığına ilişkin soruya verdiği yanıt etkilemişti beni ve hayatım boyunca da kulağıma küpe oldu:

“Benim paramı, onu bin bir emekle kazanan, kıymetini en iyi bilen benden daha iyi kimse yönetemez”.

Onun için hükümetler, devlet yöneticileri kendi kontrollerindeki bütçeyi, gelir giderlerini, Merkez Bankası’nı, kamu bankalarını, borçlarını, uluslararası diğer yükümlülüklerini iyi yönetsinler yeter, başka bir şey istemeyiz.

Şayet varsa, oluşturabilmiş isek bizim paramızı nasıl kazanacağımızı, kullanacağımızı, tasarruf edeceğimizi, nereye yatırıp, ne zaman bozduracağımızı da lütfen bize bıraksınlar.

 

Çinli düşünme tarzı, müzakere tekniği

Çinlileri anlayabilmek için biraz tarih okumanız, felsefesini, savaş stratejistlerini, entrikalarını, dünyaya kazandırdıkları icatları hazmetmeniz gerekiyor.

Başlangıç düzeyinde bile olsa.

O zaman Çinlilerin ilişkilere, sorunlara, yaratıcılığa nasıl farklı bir düşünme tarzı ile yaklaştıklarını anlamaya başlayabiliriz.

Elbette ki 1.4 milyarın her biri o birikimi yansıtmıyor; tıpkı bizim 84 milyon içinde de cins cins insan olduğu gibi. Ama bazı genellemelere izin verebilecek diğer ülke insanlarından farklı bir tarz olduğu söylenebilir yine de.

Bir Çinli için en önde gelen şey servet, şebeke (guanxi) ve bunların getirdiği güçtür.

Genellikle Uzakdoğu’nun “çekik gözlü” diye tanımlanan Çinli, Japon, Vietnamlı, Koreli insanları aynı kefede tartılamaz. Kuzey’de Kore’den başlayıp. Çin üzerinden güneye doğru Vietnam, Kamboçya ve Tayland’a indikçe sadece iklim değil insanların karakterleri, ruhları ve hayata bakışları da yumuşuyor,

Çin, dünyanın ekonomik süpergücü olma yolunda kararlılıkla ilerlerken ticaret, teknoloji, döviz savaşları ile karşılaşıyor. En son Corona virüsü ile de ciddi bir darbe aldı.

Lakin, Çin’in diplomasi, ticaret, askeri ve şahsi ilişkilerdeki müzakere becerisi şaşırtıcı olmaya devam ediyor. Bu üstünlüğünü 4,000 yıllık medeniyetin imbikten çekilmiş kadar ince müzakere taktiği geliştirmesinde aramak gerekiyor.

İster Hongxiao’daki porselen satıcısı olsun, ister Hong Kong’un devrine ilişkin siyasi görüşmeleri yapmış olan üst düzey Çinli diplomat olsun, ister Afrika’daki petrol arama müzakerelerini yürüten CNPC yöneticisi olsun, isterse de Rusya ile sınır ihtilafını çözmeye çalışan Halk Kurtuluş Ordusu generali, Çinlilerle müzakerenin farklılığını mutlaka görüyor, hiç gözden ırak tutulmayan stratejik yaklaşımı ensenizde hissediyorsunuz.

Çinlilerin kullandıkları taktiksel kombinezon ve stratejiler, müzakerenin konusu, iç ve dış çevresindeki gelişmeler, muhtelif kurumların politikaları arasındaki farklılıklar, müzakerecilerin aralarındaki görüş ayrılıkları ve daha önceki benzeri deneyimlerden çıkarılan dersler gibi bir dizi unsurlara bağlı olarak değişebiliyor.

Yine de öyle bir süreklilik var ki, sonuçta “Çin tarzı müzakere”nin mevcudiyetini kabul etmek zorunda kalıyoruz. Birçok Batılı’nın tepesini attıran ve anlamakta güçlük çektiği taktiklere ağırlık veren bu müzakere süreci sayesinde Çin özellikle uzun vadeli hedeflerinin çoğunu gerçekleştirmeyi başardı.

Çinli müzakereciler, şahsi ilişkilerin psikolojik boyutunu kullanmayı çok iyi biliyorlar. Sizi tepeden tırnağa inceler, zayıf ve güçlü yönlerinizi ortaya koyarlar. Elden geldiğinde mütevazi, alçak gönüllü kalmaya özen gösterirler sizi sürekli yüceltirken. Şahsî ilişkilerde hediye, ağırlama, özel kolaylıklar yoluyla sizi taleplere olumlu bakmaya sevk edecek yükümlülük ve tutumlar yaratmayı hedeflerler.

Hissettirmeden eski dostların kullanılması, utanma ve sempati yaratımı, eleştiri ve sözsüz iletişim gibi tekniklerin gerçek boyutları Batılılar tarafından genellikle pek anlaşılamaz.

Müzakerelerdeki Çin tutumu, genellikle bu ülkenin acı tarihi deneyimleri ve komünist sistemin temel felsefesiyle yakından bağlantılı. Karşı tarafa güvensizlik, temel sorundur. İşe karşılıklı güven yaratmak ve onu ayakta tutmakla başlamak gerekiyor.

Bu nedenle, Çin’in büyük yabancı güçler ile son iki yüz yıllık tarihini hep gözönünde bulundurmakta yarar var. Belki müzakereye oturduğumuz Çinli bizzat bu dönemleri yaşamamış olabilir; ancak eğitim ve kültür yoluyla bu deneyimin tüm Çinlilerin kafalarına ışınlandığından kuşku yok.

Çinlilerle iş yaparken akıldan çıkarılmaması gereken bazı ipuçları var.

Kendi dışında oluşturulduğuna inandıkları uluslararası hukuka, Batılı normlara pek güvenmiyorlar. Kendi menfaatlerini azamileştirmek için bu imkanlardan sonuna kadar yararlanmakta tereddüt etmeseler de. Kendilerini hep özel bir kategori olarak görüyor, başkalarıyla karşılaştırılmayı sevmiyorlar.

Ahlakî prensipler, söze sadık kalma, utanç verici bir durum ile karşılaşmamak Çinli muhatabınız için daha önemli.

Çinlilerin en esnek ve uzlaşıya açık oldukları zaman müzakere öncesi dönemdir. Resmî pozisyonlarını almadan, bürokratik çizgiler kesinkes çizilmeden “sessiz diplomasi” yoluyla Çinlilere yaklaşmak en etkin yoldur. Üçüncü taraf iletişimi de buna ilave edilebilir. Çinli muhataba herhangi bir sorunu doğrudan sunmadan önce üçüncü bir taraf (ortak dost ya da tanıdık) aracılığıyla onu uyarmak ya da mesaj iletmek olumlu sonuç doğurabilir.

Psikolojik farklılıklar, ahlaki değer anlayışındaki algılama farklılığı müzakerenin seyrini köklü bir şekilde etkileyebiliyor. Samimi ve açık kalpli tartışmalar aradaki mesafeyi kısaltır. Çinliler, öncelikle prensip meselelerinin çözümlenmesini isterler görüşmelere başlamadan önce. “Ya hep ya hiç” yerine pragmatik “adım adım” yaklaşımını daha sık kullanırlar. Siyasî, askerî ya da ekonomik olsun, müzakereyi bir sanat olarak görür ve çok ciddiye alırlar. Hem kendi pozisyonunu iyi hazırlar, hem de karşı tarafın gücünü, zaafını iyi tahlil ederler karşınıza çıkmadan önce.

Başlangıçtan itibaren belli bir mesafeyi muhafaza ederek ilişkiyi zaman içinde şahsileştirmekte fayda var. Müzakerelerde sabri elden bırakmamak gerekiyor. Çinlinin zaman sıkıntısı yok. Karşı tarafın aceleciliğini, bir an evvel işin sonuçlandırılması telaşesini bilir. Bunu, kendi yararına en iyi şekilde kullanmayı da.

Görüşmelerde insiyatif almaktan kaçındıkları ve topu sürekli size attıkları için önceden iyi hazırlanmakta ve gerektiğinde ortaya atmak için seçenekli öneriler geliştirmek de size itibar getirir. Genellikle yabancıların başı çekmesini, ilk teklifi yapmalarını ve eteğindeki taşları dökmelerini beklerler. Başlangıçta yapılacak iyi müzakere, unutmayın, uzun yıllara yayılabilecek başarılı bir işbirliğinin en önemli adımı.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Yazarlar
Website Security Test