Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Murat Kışlalı: ''Milisleşme oluşumunun göstergeleri mi yaşanıyor?''

16.5.2020
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Gazeteci / Yazar Murat Kışlalı, Türkiye’nin gündeminde olan konularla ilgili GÖZLEM’in sorularını yanıtladı. İşte görüşleri…

GÖZLEM– Türkiye’nin gündemine oturan “darbe tartışmaları” konusunda görüşünüz; nereden çıktı, neden çıktı, neden bu kadar uzatılıyor?

 

K– İktidar medyasında önce CHP sözcüsü Özgür Özel’in “Saray rejiminin, Saray düzeninin sonu geliyor. O son Atatürk’ün kemiklerini sızlatacak bütün bu atamaların, bütün bu liyakatsizliklerin de sonunu getirecek. Bütün görevini devlet memuru gibi yapan devlet memurları hiç korkmasınlar. TC gelir saat gibi işlemeye başlar” sözleri “Darbe imasında bulundu” olarak verildi. Sonra da CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun “Bu korkuları, bu savrulmaları, bu akılla değil öfkeyle, hırsla, egoyla, bir kişinin aklıyla iş yapmaları iktidarı hiç iyi bir yere götürmüyor. Bu da önümüzdeki süreçte bir erken seçimle veya başka bir şekilde bu ülkenin halkın gözleri açıldı, ... bir iktidar değişikliğine hatta bir sistem değişikliğine gidişatı görüyorum” ifadeleri sonrası iktidara yakın medya ve iktidar çevrelerinde “CHP darbe yapacak” söylemi başladı. Tabii “CHP hangi güçle nasıl darbe yapacak?” sorusu bir yana, aslında iktidar çevrelerindeki bu “veryansın etme”nin, bu telaşın; “gündem değiştirmek, her zamanki gibi mağduru oynamak” hedeflerinin yanı sıra içten içe yapılan bu kadar büyük haksızlıkların, adaletsizliklerin bir gün olup kendileri aleyhine döneceği korkusunun izdüşümlerini yansıttığını düşünüyorum. Bir nevi suçluluk psikolojisinin dışa vurumu olarak görüyorum.

GÖZLEM– HDP ile İYİ Parti arasındaki “aracı” kavgası, İYİ Parti Genel Başkanı ve yöneticileri tarafından “kesin olarak yalanlanmasına rağmen” özellikle iktidar yanlısı medya tarafından sürdürülüyor ve CHP ile İYİ Parti’nin arasını açmak için kullanılmak isteniyor; bu durum Millet İttifakı’nı nasıl etkileyecek?

K– İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener, biraz da tabanını rahatlatmak amacıyla HDP’yi terör örgütünün uzantısı olarak niteleyince, HDP’li Sırrı Süreyya Önder de, yerel seçimler dönemini işaret ederek “Bize aracı gönderiyordunuz” tepkisinde bulundu. Bu fırsatı da tabii MHP, İyi Parti aleyhine kullanmaya başladı. Aslında yalanlamalara karşın, o süreçte Millet İttifakı’ndan gösterilecek adayların biraz daha “milliyetçi” kesime hitap edebilmeleri adına, bazı kaygıları gidermek için böyle bir “dirsek teması”nda bulunulmuş olduğu anlaşılıyor. Her ne kadar Akşener “Bizim için Kılıçdaroğlu’nun sözleri esastır” şeklinde bu sürecin önünü almak istese de, parti tabanı ve seçmen kitlesinde “HDP’ye aracı gönderilmiş olması” konusu kısmen karşılık bulmuş gözüküyor. Şimdi Akşener, bu sürecin partiye daha fazla zarar vermemesi amacıyla, Kılıçdaroğlu’nun da uygun bulacağı şekilde, Deva Partisi ve Gelecek Partisi’ni de Millet İttifakı yörüngesinde toplama çabasına girişebilir. Böylelikle Saadet Partisi ile beraber AKP’ye küçük de olsa alternatif olabilecek bir muhafazakar sağ blok, Millet İttifakı yörüngesine alınabilir. Böyle bir çaba kısmen, hem İyi Parti ile HDP’yi ilişkilendirme hesaplarını boşa çıkartacaktır, hem de Millet İttifakı’na dönük HDP kaynaklı eleştirilere denge getirecektir.

GÖZLEM– Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı başlatılan, Meral Akşener ile devam eden, muhalif gazetecilere uzanan “şiddet ve tehdit” dizisine, son haftalarda “kişisel” tehdit açıklamaları sosyal medyaya ve TV ekranlarına kadar uzandı. Ekrem İmamoğlu’na yapılan “ölüm tehdidine benzer tehditler” hatta “ölümlü listeleri hazırladık” açıklamalarına kadar vardırıldı. “Kavanoz dolusu kurşun” görüntülü tivitlere ekranlarda açık açık “listeli ölüm tehditleri” eklendi. Sevda Noyan, Fatih Tezcan olayları gündeme otururken, Grup Yorumun açlık grevinden ölen üyesinin “memleketi” Kayseri’de toprağa verilmesine karşı çıkan gruplar “Mezardan çıkarır, yakarız” tehditleriyle sokağa döküldü. Bu tabloya “adalet mekanizmasının gereken yasal ilgiyi göstermekte isteksiz davrandığı” da görüldü. Ne diyorsunuz?

 

K– Bu tabloya karşı adalet mekanizmasının sessiz kalması, aslında iktidarın en tepesinden gelen işaret ve yönlendirmelerin bir emir telakki edilip ona göre uygulamaya sokulmasından kaynaklanıyor. Bu “sessiz kalma” hâli, zaten “sokakta” yaratılan bu tablonun teşvik edildiği anlamına geliyor. Aslında bu sürecin, genel halk kitlelerine mesaj olacak seviyedeki başlangıcı, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na bir şehit cenazesinde yapılan linç girişimiydi. Adalet mekanizmasının “o girişimi, hiç şüphesiz yukarıdan gelen yönlendirme sonucu görmezden gelmesi” ile ortaya atılan bir soruya cevap aranmaya başlanmıştı; “Türkiye, ‘milisleşmenin’ başını çekeceği bir oluşum sürecine mi giriyor, bugünlerde yaşadıklarımız da o sürecin göstergesi mi?..”

GÖZLEM– Ekonomistler “Öyle ya da böyle Coronavirüs salgını bitecek, ama dünyayı sarsmaya başlayan ‘Ekonomik kriz’ nasıl bitecek” sorusuna cevap aramaya başladılar. Dünyayı bir tarafa bırakalım, Türkiye ne yapacak, ne yapmalı?

 

K– Türkiye’nin bu süreçteki esas sorunu kaynak yetersizliği. Türkiye Coronavirüs salgınına kısıtlı kaynaklarla yakalandı. Yine de belli bazı siyasi tercihlerde bulunularak, özellikle dar kesimin ve salgından etkilenen özel sektörün bu süreci en az sıkıntıyla atlatmasını sağlayacak maddi önlemler alınabilirdi. Para basmak, IMF’nin sadece bu salgına özel olan ve denetim gerektirmeyen yardımından faydalanmak, “mücbir sebep” gerekçesiyle büyük kaynakların akıtıldığı Kamu / Özel İşbirliği projelerinde çeşitli tasarruflarda bulunarak bu sıkıntıların bir nebze daha rahat atlatılması sağlanabilirdi. Ancak bu yöntemlerin yerine, salgına karşı önlemleri daha kısıtlı ve “yarım” tutup, doğrudan yardım değil de kredilerin ve yükümlülüklerin ertelenmesine dönük bir “ekonominin tamamen durgunlaşmasını önleme” stratejisi tercih edildi. Bu strateji de her zaman olduğu gibi bir “algı” politikasıyla desteklendi. Türkiye’nin bundan sonraki süreçte en azından bir 6 ay vadeli planlamaya gidip, salgın sürecinden çok olumsuz etkilenen dar gelirli kesim ile özellikle hizmetler ve tarım sektörü başta olmak üzere sıkıntıdaki özel sektörü rahatlatacak maddi tedbirleri yürürlüğe sokması gerekiyor. Ancak uzun vadede Türkiye’nin önündeki esas sıkıntı, verimlilik artışı ve uzmanlaşma sonucu ortaya çıkan işgücü fazlasını beslemeye devam edecek bir ekonomik sisteme geçişin sağlanması olacak. Bunun için de eğitim, sağlık, asgari geçim düzeyi gibi alanlarda devletin çok daha etkin olacağı, bunun için de toplumun “diğer tarafından” kaynak yaratması gerekeceği bir politik döneme girilmesi gerekecek. Bu açıdan muhalefetin önünde konjonktürel bir avantaj bulunuyor.

GÖZLEM– İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, “Ülkenin içine düştüğü büyük sorunların birlik içinde çözülebileceği” belirterek siyasi parti liderlerine “Memleket Masası’nda toplanalım” çağrısı yaptı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun desteklediği, Recep Tayyip Erdoğan’ın ve Devlet Bahçeli’nin karşı çıktığı bu öneri ile ilgili görüşünüz?

 

K– Açıkçası Akşener’in bu girişimi, hiç şüphesiz kendisinin de, politikayı biraz olsun yakından izleyen mantık sahibi her kişinin de bileceği gibi nafile bir çaba olarak kalmaya muhtaç. Kanımca Akşener bu adımı biraz tabanına yönelik özellikle MHP’den gelen saldırıları savmak amacıyla, biraz da gündem değiştirerek seçmene dönük “Bakın böyle bir dönemde bile bir araya gelip ülkenin bu sıkıntıdan kurtulması için çaba göstermediler” algısını yaratmak için attı. Ancak uygulanamayacağı aşikâr olduğu için etkisi sınırlı bir hamle olarak kalacak gibi gözüküyor.

GÖZLEM– Coronavirüs salgını sürecinde alınan “normalleşme” karar ve uygulamaları ile 12 Haziranda “şimdilik” kaydı ile alınan “Liglerin başlatılma kararı” için ne düşünüyorsunuz?

 

K– Prensip olarak Türkiye Futbol Ligi’nin bu şekliyle tescil edilmemesi ve maçların bir şekilde oynatılması gerektiğini düşünüyorum. Ancak henüz hafta sonu sokağa çıkma yasağının bile kalkmadığı, restoranların, kahvehanelerin açılmadığı, salgının nasıl bir şekil alacağının belli olmadığı bir dönemde 12 Haziran tarihinde ısrarcı olunmaması gerekir. Zaten bu tarihin tartışmaya açık olduğu, duruma göre değiştirilebileceği de ifade edildi. Haftada bir maç yapmak yerine Lig temmuz ayında başlayabilir ve haftada iki maç yapabilir. Takımlar kadrolarını altyapıdan destekleyebilirler. Sonuçta olağanüstü bir dönemden geçiyoruz. Öte yandan salgın sürecinde alınan “normalleşme” kararları maalesef salgının başından bu yana alınan diğer kararlarda da olduğu gibi kendi içinde çok ciddi çelişkiler taşıyor. AVM’leri açıyorsunuz, Meclis’i açmıyorsunuz. Maçları seyircisiz oynatacaksınız ama okulları açmamayı hâlâ kesin olarak kararlaştırmış değilsiniz. AVM’lerde insanlar aynı havayı soluyacak ama açık havada, parklarda dolaşamayacak. “Direnci kuvvetlendirmek için egzersiz, spor yapın” diyorsunuz ama spor yapmak, hatta yürüyüş yapmak bile yasak ve buna rağmen maçları yaptırıyorsunuz. Öncelikli amaç halk sağlığını değil de “tercihli”, belli kesimlerin çıkarını koruyan ekonomiyi düzeltmek olunca böyle çelişkiler ortaya çıkıyor.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Diğer Yazarlar
Yazarlar
Website Security Test