Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Patron kim oluyor?

29.5.2020
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Bu soruya doğru yanıt vermek için kıstasları iyi koymak, ölçümleri doğru yapmak lazım.

Dünya liginde GSMH büyüklüğüne mi bakacağız,  askeri gücüne mi, teknolojideki ilerlemesine mi, beşeri sermaye bileşimine mi, yoksa ticaret ve yatırım hacmine mi patronun kim olduğuna karar vermek için.

Korona krizi her ne kadar dengeleri yerinden oynatmış olursa olsun, ABD’nin başını çektiği Batı, Çin ve Hindistan öncülüğündeki Doğu’nun yeniden yükselişini engellemeye çalışırsa çalışsın çok patronlu bir döneme girdik. Mahallede artık tek bir kabadayı yok.

Öyle görünüyor ki, modern zamanın Marko Polo’larının gizemli Şark'ın, özellikle de Çin'in, başarılarından öğrenecek çok şeyleri var. Bazı Asyalı ülkelerin işsizlik diye bir sorundan haberleri bile yokken, Avrupa'daki oranlar dayanılmaz boyutlara çıkıyor. Asya'nın tasarruf oranları geniş yatırım fonları havuzu oluştururken Avrupa'nın sosyal güvenlik ve diğer refah programları hem çalışmayı, hem de risk almayı caydırıyor, hatta ulusal bütçeleri tehdit ediyor. Asya'daki vergi oranları ve hükümet harcamalarının GSMH'ya oranı genelde düşük; Avrupa'da ise giderek yükseliyor.

Ekonomik politika, Asya'da büyümeyi teşvik ederken Avrupa'da servetin yeniden dağılımı ve sanayi politikaları gündemin ön sıralarına yerleşmiş vaziyette. Asyalılar, küresel ticaret ve yatırım sayesinde ekonomik faaliyetlerin doğal olarak en fazla getiri ve fayda sağlayacak alanlara kayacağından eminler.

Tıpkı ilk Avrupalı kaşifler, Asya'nın baharat ve diğer güzelliklerini keşfetmenin zevkini nasıl tatmışlarsa, bugünün meraklı Avrupalıları da yatırım ve ticaret faaliyetlerinin desteklenmesine kendisini adamış hükümetlerin ve aşırı kurallarla eli kolu bağlanmamış, şevki kırılmamış hükümetlerin ve girişimcilerin başarı hikâyelerini geriye taşıyabilirler. Kendimizi biz de bu çerçevenin dışında görmemeliyiz.

Not etmeye değer başka bir gelişme de, Batı ve Asya'nın birbiriyle bağdaşmaz görünen farklı insan hakları anlayışları konusunda yaşanıyor. Bazı Avrupalı ülkelerin insan hakları ihlallerini gündeme getirmeyi planladıkları duyulunca, Asyalılar hemen rest çekiyorlar.

Böyle bir şey olursa, "Biz de Bosna, Çeçenistan, Kuzey İrlanda, Irak, Afganistan ve ırkçılık gibi Avrupa'nın yüz karası olan insan hakları meselelerini gündeme getiririz" diye çıkışıyorlar.

Anlaşılan, çifte standart kullanmakta olan Batı ile anladığı dilde konuşmayı öğreniyor Asyalılar. Nitekim, bu tavır etkisini gösteriyor. Artık Batılılar ticaret ve yatırım dışındaki insan hakları gibi tartışmalı konulara girmekten kaçınıyorlar ikili ve çok taraflı diyalog mekanizmalarında.

İlişkilerin üzerine limon sıkacak bir yaklaşıma prim vermiyorlar.

Siz de Asyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?

Asyalı olmak artık bir üstünlük haline gelmeye başladı. Öyle ki, önümüzdeki dönemde “Avrupalıyız biz” diye yemin billah ısrar etmemize gerek kalmayacak.

Toprak bakımından en geniş, nüfus bakımından en büyük ve küresel GSMH büyüklüğü bakımından ise şimdilik dünyanın önemli bir bölümünü kontrol etmekte olan Asya’da yaşanan değişim ve onun dünya üzerindeki yansımaları, beklenmedik bir doğal felaket ve toplumsal çalkantı olmaması halinde, önümüzdeki 20 yıl zarfında daha da hızlanarak sürecek.

Hatırlarsınız, bir zamanlar tüm Asya ülkeleri Üçüncü Dünya sepetinde görülürdü. 1960'larda Güney Kore Sudan'dan daha zengin değildi; Tayvan, bugünkü Zaire'den bile yoksuldu. Japonya'da ise gelir düzeyi ABD'nin sekizde biri civarındaydı. Nobel Ödülü sahibi ekonomist Gunnar Myrdal, Asya'da ihracata dayalı kalkınmanın neden gerçekleşemeyeceğini anlatan tam 2.200 sayfalık bir kitap yazmıştı o dönemde.

Önümüzdeki döneme damgasını vuracak asıl önemli olay Çin ve Hindistan'ın hem Asya'da hem de küresel sistemde dengeleri altüst edecek boyutlarda dışa açılmaları, süratle büyümeleri. Bu ülkeler, zenginler dünyasının mevcut 1 milyarlık nüfusuna büyük bir sevk ve dinamizmle katılıyor, rekabet ortamını kızıştırıyor, gelişmiş ülkelerin geleneksel pazarlarını zorluyorlar. Ticaret savaşlarının, ileri teknoloji üretiminin baş aktörleri oluyorlar.

Asyalıların bize hiç yabancı gelmeyen bir inançları var. Bayraktarlığını Malezya eski Başbakanı Mahathir bin Muhammed ile Singapur'un Atatürk'ü sayılan Lee Kuan Yew'ın yaptığı "Asyalı Değerler" ekolüne göre, Batılı ülkeler insan hakları ihlalleri suçlamaları bahanesiyle Asyalıların işçişlerine karışmak, süratli ekonomik kalkınmalarını dizginlemek istiyorlar. Asya açısından en tercih-i sayan demokratikleşme biçiminin ekonomik büyüme neticesinde palazlanacak orta sınıfın siyasi bilinçlenmesi ile zaten ortaya çıkacağına inanılıyor.

Tepeden inmeci Batı tarzı demokratik modellerin kendi bünyelerine uymayacağını vurguluyorlar. Batı'nın demokrasi ve insan hakları alanındaki çifte standartlı yaklaşımıyla kendilerine ders verecek durumda olmadığını da her vesileyle ortaya koymaktan çekinmiyorlar. Sosyal-siyasi istikrar ve ekonomik kalkınma onlar için her şeyin üzerinde görülüyor.

 

Norveçli diplomat şaka mı yapıyor?

Pekin'de görevli bir Norveçli diplomat, Çin'deki siyasi rejimin değişmesinin hem Çin hem de dünyanın geri kalan bölümü açısından vahim sonuçları olacağına dikkat çekiyordu. İnsan hakları ve siyasi özgürlükler konusunda Çin'e en fazla baskıyı yapan bir ülkenin diplomatı şaka mı yapıyordu?

Hayır. 1.4 milyar insanı birarada barış içinde tutmak, yedirmek, giydirmek, okutmak ve sağlık hizmetleri vermek kolay iş değil. Biz bunu 83 milyon için yapmaya çalışırken ne güçlüklerle karşılaşıyoruz. Ülke nüfusunun yüzde 5'inin çıkabilecek siyasi bir kriz nedeniyle çevre ülkelere göçtüğünü varsayarsanız Norveçli diplomata hak vermemek elde mi?

Asya, "parayı veren düdüğü çalar" prensibi gereğince dünya ekonomik, siyasi ve askeri ilişkilerinde artan ölçüde söz sahibi olma yolunda.

Asya ile Batılı uluslar arasında siyasi sistem, kültürel ve ahlaki değerler, yaşam biçimi, iş anlayışı ve en önemlisi de, insan hakları anlayışı konularında ciddi görüş ayrılıkları var. Batı, Asyalı dünya görüşünü ve yaşam anlayışını kavramakta yetersiz kalıyor.

Başta Çin, Hindistan, Endonezya ve Filipinler olmak üzere birçok Asya ülkesi insan haklarının, sadece "Batı'nın kendi koşullarına göre tanımladığı soyut haklar"şeklinde değil, aynı zamanda insanların ekonomik, toplumsal gelişme ve yaşama hakkı çerçevesinde de görülmesi gerektiğini savunuyorlar.

Asya'nın göz kamaştırıcı ekonomik dinamizmine karşılık, Batı toplumları kitlevi işsizlik, ekonomik durgunluk, rekabet gücü kaybı, ticaret himayeciliği, eğitim kalitesinde ve yaşam standartlarında duraklama (hatta zaman zaman gerileme), nüfus yaşlanması, ırkçılık, şiddet ve benzeri sorunların pençesinde kıvranıyorlar.

Kaç Çin var?

Çin’i tek ve büyük bir pazar olarak görmemek gerekiyor. Farklı bölgelerde farklı kalkınmışlık seviyeleri söz konusu olduğu gibi, ülkenin değişik bölgeleri arasında ekonomik açıdan büyük uçurumlar da var. Çin'in doğu kıyılarının en fazla kalkınmış ve sanayileşmiş bölgeleri olduğu, batıya doğru gidildikçe ise kalkınma seviyesinin ve kişi başına düşen milli gelirin azaldığını görüyoruz.

Çin'i ekonomik açıdan dört bölge halinde görebiliriz:

  • Pekin, Şanghay ve Tianjin gibi şehir-eyaletler, ekonomik açıdan Çin'in en fazla gelişmiş bölgeleri. Bu bölgelerde ekonomik faaliyet, ikincil sanayi ve hizmet sektörü ağırlıklı olup, toplam iş gücünün çoğunluğu bu alanlarda istihdam ediliyor.
  • Doğu kıyısındaki yedi eyalet (Shandong, Fujian, Guangdong, Zhejiang, Jiangsu, Hainan ve Hebei), özellikle Japonya, Kore, Hong Kong, Tayvan ve Batı'da gelen doğrudan yabancı yatırım ve ticaret sayesinde yüksek büyüme oranlarına ulaştılar. Ülke ortalamasının üzerinde gelire sahipler.
  • Kuzeydoğu'daki üç eyalet (Heilongjiang,Jilin ve Liaoning), ağır sanayiye dayalı bir ekonomik yapıya sahip ama altyapının eskimesinden kaynaklanan darboğazlar yaşıyorlar.
  • Çin'in orta kesimlerindeki onbir eyalet (Anhüi, Chongqing, Guangxi, Guizhou, Hubei, Hunan, Henan, İç Moğolistan, Jiangxi, Ningxia ve Shanxi) ile batıdaki altı eyalet (Gansu, Qinghai, Sichuan, Yunnan, Sincan, Tibet), ülke ortalamasının altında gelire sahip. Bu bölgelerde tarıma dayalı bir ekonomi söz konusu olmakla beraber, henüz yeterince değerlendirilemeyen potansiyel var.

Satın alma gücü paritesiyle hesaplandığında Şanghay kentindeki ortalama kişi başına düşen milli gelirin Güney Kore seviyesinde olduğu, Fujian'ın Güney Afrika ile Tibet'in ise Kamerun ile kıyaslanabileceği görülüyor.

Bu tablo karşısında, Çin ile ekonomik ilişkilerimizi sadece "kalkınmış" doğu bölgeleri ile kısıtlamaktansa, Çin'i birden çok, farklı yapılarda ve farklı seviyelerde pazarın tek bir ulusal sınır içerisinde yan yana gelmiş hali olarak görmek ve bu çerçevede "kalkınma potansiyeli" olan bölgelere de ağırlık vermek önem taşıyor.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Yazarlar
Website Security Test