Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Murat Kışlalı; “Ufukta üçüncü bir ittifak görünüyor!..”

30.1.2021
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Gazeteci yazar Murat Kışlalı, GÖZLEM’in “ülke gündeminin başında olan olay ve gelişmelerle ilgili” sorularını cevapladı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala hakkında aldığı kararların uygulanmaması, Türkiye’nin yeniden Avrupa Birliği’ne sıcak mesajlar göndermesi, Selçuk Özdağ ve gazetecilere yönelik saldırılar hakkında açıklamalarda bulundu. İşte görüşleri…

GÖZLEM – Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala hakkında aldığı kararların uygulanmaması, Avrupa Parlamentosu’na, “AİHM’nin bağlı olduğu” Avrupa Konseyi’ne kadar uzanan bir sorunu ortaya çıkardı. Bütün Avrupa ülkelerinin üye olduğu Avrupa Konseyi’nin Genel Sekreteri Marija Pejcinovic Buric “AİHM'in kararları bir rica değil, bağlayıcı hukukun bir gereğidir” dedi. Hukukçular, “Türkiye'nin hukuki olarak ‘bu kararı uygulamama’ seçeneği yok. Bu kararların uygulanması tartışmaya ve şüpheye yer bırakmayacak kadar kesindir” diyorlar. “Uygulanmaması” halinde, Türkiye’nin kurucuları arasında olduğu Avrupa Konseyi’nde “önce üyeliğinin askıya alınması, daha da ‘direnilirse’ üyelikten çıkarılması gündeme gelebilir” deniyor, görüşünüz?

K – AİHM’in Demirtaş ile ilgili kararı sonrası Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan “AİHM bizim mahkemelerimizin yerine geçecek karar veremez” diyerek hem Anayasa’yı, hem de daha önce kendisi ile ilgili üç defa başvurduğu AİHM’yi tanımayacağına dair “kapalı” bir ipucu verdi. Geçen hafta içinde de İstinaf Mahkemesi yani üst mahkeme olarak işlem yapan İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi Kavala’nın beraat ettiği davayı bozarak ilk derece mahkemesi olan yerel mahkemeye geri gönderdi. Ondan önce de Demirtaş’ın da aralarında bulunduğu 108 sanık ile ilgili birkaç yıldır hazırlanmakta olan 3 bin 530 sayfalık Kobani iddianamesi ortaya çıktı. Aslında bir davayla ilgili mahkeme kararı çıkmadan veya en azından iddianame hazırlanmadan tutukluluk yoluna gidilmese AİHM ile ilgili sorunun büyük kısmı aşılır. Ama iktidar açısından burada mesele “sorunun” çözülmesi değil, bilhassa devletin imkânları kullanılarak “sorun yaratılıp” bunun iç siyasette iktidarın işine yarayacak ve muhalefetin önünü kesecek şekilde kullanılması. Öte yandan Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulamayan tek ülke olmadığını biliyoruz. 2018 yılı itibarıyla AİHM kararlarını uygulamayan ülkelerin başında 2 bin karar ile Rusya geliyor. Türkiye onu bin 500 karar ile izliyor. Evet Avrupa Konseyi, AİHM kararlarının icrasını sürekli olarak yerine getirmeyen ülkelerin Avrupa Konseyi üyelikleri askıya alınabiliyor. Ancak bu önlem, şu zamana kadar hiçbir ülke için uygulanmadı. Dolayısıyla, şayet Avrupa’ya bir ödün olarak verilmesi gerekmezse, ben iktidarın Kavala ve Demirtaş ile ilgili AİHM kararlarını uygulayacağını düşünmüyorum.

GÖZLEM – Bir yanda “Avrupa Birliği ile flört havası yaratılırken” ve de Marttaki AB Zirvesine kadar “uzlaşma ve uyum” imkanları aranırken, sizce neden “böyle” yapıyor?

K – Söylediğim gibi “üyeliği askıya alma” hatta “üyelikten çıkarma” gibi yaptırımların bu zamana kadar kullanılmamış olması, bu yaptırımların gücünü azaltıyor. İktidar da basit bir getiri-götürü hesabı yapıyordur. Sonuçta bu tür davalarla muhalefeti baskı altına almak ve baskı altında tutmanın getirisinin, götürüsünden fazla olduğunu düşünüyor olsa gerekler. Dikkat ederseniz, işin diğer yanında her ne kadar Avrupa Konseyi ile bir organik bağı olmasa da, Avrupa Birliği (AB) geçen hafta içinde Türkiye’ye karşı söylemini ciddi biçimde yumuşattı ve AB’nin de katılacağı NATO zirvesi öncesinde Türkiye’ye dönük yeni yaptırımları askıya aldı. Almanya Dışişleri Bakanı Helko Maas Yunanistan ile Türkiye arasındaki ön görüşmelerin yeniden başlatıldığına ve Türkiye’nin şu an Doğu Akdeniz’deki tartışmalı bölgelerde gemisinin bulunmadığına işaret ederek “Bunlar uzun süredir beklediğimiz olumlu sinyaller. Bu sinyallerin AB tarafından gelecek yaptırım kararlarıyla gölgelenmemesi gerekir” dedi. Ben bu açıklamadan iktidarın AB’ye Avrupa’nın önem verdiği konularda ödün verdiğini ve geri adım attığı, Avrupa’nın da bunu yeterli gördüğü sonucunu çıkarıyorum. Dolayısıyla bu bir çıkar ilişkisi. AB de Türikye’den istediğini elde ettiğinde AİHM kararlarını, her ne kadar bir organik bağı olmasa da, gündeme getirmiyor.

GÖZLEM – Genel Başkan Yardımcısı, Selçuk Özdağ ve gazetecilere saldırılar için “Bu hareketin delisi çoktur” derken ve de Cumhurbaşkanlığı hükümetinin bu konudaki yetkili bakanları “Tepki” açıklamaları yaparken, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, saldırıya uğrayan Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ için “Kendisi tertipledi, balkonundan videoya aldırdı” demesi ne anlama geliyor, sizce?

K – O noktaya kadar böyle düşünmüyordum ama bu açıklamayı gördükten sonra bu işin içinde o veya bu şekilde MHP’nin bir bağlantısı olduğu kanısı edindim. Bahçeli’nin bizzat böyle bir yola başvuracağını katiyen düşünmem ancak durumdan vaziyet çıkaranlar olmuş olabilir. Bahçeli de bunu farketmiş veya öğrenmiş olabilir. Yoksa Bahçeli bu kadar “garip” bir açıklama yapma yoluna gitmezdi diye düşünüyorum. Tabii bunlar tamamen benim çıkarsamalarım. Bir bilgiye dayanmıyor. Devlet Bahçeli 2005’de “Milliyetçi, ülkücü gençlik hiçbir şart altında sokakta, çatışma-kavga ortamında bulunmamalıdır. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde Cumhuriyet’in 100. yıldönümünü lider bir ülke olarak kutlama arzusu taşıyan bu gençlik, eline silah değil bilgisayar almalıdır. İhtiyacı mermi değil bilgidir” diyordu ama sonra Alaattin Çakıcı’nın CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na dönük açıklama ve tehditlerine “Dava arkadaşım” diyerek destek verince, MHP’nin şiddete dönük çizgisinde bir “değişim” olduğu anlaşılmıştı. Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ ile Yeniçağ Ankara Temsilcisi Orhan Uğuroğlu’na dönük saldırıların, Özdağ’ın Bahçeli’ye dönük çok ağır eleştirilerine Uğuroğlu’nun köşesinde yer vermesinden bir gün sonra, iki saat arayla aynı kişiler tarafından yapılmış olması olayın organize bir hareket olduğunu ortaya koyuyor. İlgilenenlerin Uğuroğlu’nun “Devlet Bahçeli’ye çok ağır eleştiriler” başlıklı o yazısını da okumaları gerek. Uğuroğlu’nun yazısında Özdağ’ın ağzından “Merakımızı mucip kılan ise mesela 17-25 Aralık olayları hakkında niçin tek bir söz dahi sarf etmediğidir. Zira o günlerde çalışma odasındaki saati ‘17:25’e sabitleyip o haftayı yolsuzluk haftası bile ilan etmişti. Hatta hesap sormaya yeminler etmiş bugün hain ilan ettiği Can Dündar ile aynı saatin önünde röportaj bile yapmıştı. Uygun gördüklerini terör destekçisi ilan ederken, dün ağza alınmayacak sözlerle itham edip suçladığı AK Parti ve Genel Başkanının koltuğuna sığınınca söylenenler unutuluyor mu? Mesela bundan dolayı mı daha düne kadar ‘FETÖ’cü ve gayri milli’ itham ettikleri İYİ Parti’ye eve dönün çağrısı yapmaktadırlar” gibi ifadeler ve daha fazlası yer alıyor.

GÖZLEM – “Gözaltılar, tutuklamalar, mahkemeler” yetmedi de, şimdi “Sokak şiddetinin ve dijital yollu tehditlerinin artması ve ülke gündeminin baş sıralarına yerleşmesi ile” muhalif siyasetçilerin, gazetecilerin, yazarların “korku şemsiyesi altına alınması” ve “yaygın bir otosansür furyası” mı yaratılmak isteniyor?

K – Katılıyorum. Konunun bir tarafında iktidarın muhalefeti baskı altına alma adına “izin veya yol verdiği” bir dizi yargıya veya şiddete dönük icraatlar var. Böyle bir ortam yaratılıyor. Ancak konunun bir diğer tarafında da bence MHP’nin kendi içinde yaşadığı bir “kimlik sorunu” ve “suçluluk kompleksi” var. MHP yönetimi ve tabanı bugün bulunduğu noktayı tam olarak hazmetmiş, içselleştirmiş olsaydı, kendisine dönük eleştirileri çok öncelerden olduğu gibi çok daha olgunlukla karşılar, tepkisini de daha çok ideolojik olarak karşı olduğu gruplara ve partilere yönlendirirdi. Oysa şimdi MHP’nin en büyük tepkisinin, kendi ideolojisinde ve çizgisinde olan, kendi değerlerine sahip çıkan, başta İyi Parti olmak üzere milliyetçi – muhafazakar seçmen kitlesine hitap eden partilere olduğunu görüyoruz. Bunun da MHP yönetiminin iktidar tarafına geçmek zorunda kalarak, önceden sahiplendiği pek çok değeri savunamamasının verdiği “vicdan azabı” ve “suçluluk duygusu”ndan kaynaklandığını düşünüyorum.

GÖZLEM – “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” şemsiyesi altında “Millet İttifakı’nın genişletilmesi çalışmalarının olumlu bir sonuca ulaştırılması” mümkün mü?

K – Millet İttifakı’nın genişleteceği bir “Demokrasi Şemsiyesi” altına, kurumsal olarak HDP’nin katılması ihtimali bence geçen haftadan sonra çok azaldı. HDP’nin Esenyurt İlçe Başkanlığı’na yapılan baskında PKK ile ilgili yazılar ve Abdullah Öcalan’ın fotoğraflarının bulunmasının ardından HDP Eş Başkanı Pervin Buldan’ın Meclis’te sarfettiği “Partimiz Sayın Öcalan’ı barışçıl bir çözüm adresi, iradesi ve imkânı olarak gördüğünü her platformda açıkça dillendirmiştir” sözleri, bu partinin, seçmenin büyük çoğunluğunun gözünde, aynı Erdoğan’ın yapmaya çalıştığı gibi “teröristle özdeşleşmesine” neden oluyor. Kılıçdaroğlu nasıl ki Atatürkçüler tarafından eleştirilmesine karşın dindar seçmeni ürkütmemek adına bu konuda ılımlı mesajlar vermek zorunda kalıyor, en azından –yine kendi Atatürkçü tabanını bir tarafa koyalım - milliyetçi - muhafazakâr seçmeni de ürkütmemek adına Öcalan’a “Sayın” diye hitap eden ve “barışçıl” olduğunu iddia eden bir parti ile de kurumsal bir birliktelik oluşturamaz. Seçim sandığında ittifak olabilir ama açıkça aynı ittifakta yer aldığı veya kendi sıralarından kontenjan verdiği bir HDP ile seçimlere girip Millet İttifakı’nı, özellikle bu tür sözler gündemde kaldıkça, bir arada tutamaz. Bunu kendi partisine bile anlatamaz. Böyle davranamayacak, HDP ile açık bir ittifak kuramayacak olmasının sebebi de bu ürkütmemek istediği seçmen kesimlerinin oylarını CHP’ye toplayacağını düşünmesi değil, ama bu oyların HDP’yi kurumsal olarak destekleyen CHP’nin de içinde olduğu Millet İttifakı’na gitmeyeceğini bilmesi. HDP’yle kurumsal, açık bir ittifak CHP’nin içinde olacağı ittifaka CHP’nin sağındaki oyların büyük çoğunluğunu kaybettirir. Dolayısıyla böyle bir adım, yani CHP’nin HDP’yle açık bir ittifak içinde yer alması, Millet İttifakı’nın dağılmasına bile yol açabilir. Ancak seçimlerde, sandık başında kapalı bir ittifak olacaktır. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde birinci turda HDP’ye oy veren seçmenler, küsecekler hariç -ki HDP ve Kürt siyasetçilere yapılan haksızlıklar karşısında Erdoğan’a büyük tepki doğduğu için küsecek Kürt seçmen az olur diye düşünüyorum- ikinci turda büyük oranda muhalif kanadın adayına oy verirler.

GÖZLEM – Millet İttifakı’nın güçlendirilmiş demokrasi isteyen diğer sağdaki partilerle genişlemesiyle ilgili Ankara’da neler oluyor?

K – İyi Parti ile milliyetçi – muhafazakar – muhalif – dindar seçmen kitlesine hitap etme iddiasında olan Saadet Partisi, Ali Babacan’ın Deva Partisi ve Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi arasında “değişik eşleşmeli” görüşmeler olduğunu biliyoruz. Belki İyi Parti bir tarafta CHP ile ittifakı bırakıp bu partilerle bir ittifak gerçekleştirme yoluna gitmeyi elinin altında bir seçenek olarak tutabilir. Babacan, Davutoğlu partisini kurarken onun ısrarlı katılma tekliflerine “Hayır” yanıtı vermişti. Bunun hâlâ etkisi olur mu bilemiyorum ama geçen hafta içinde gerçekleşen birkaç gelişme ve sağdaki partiler arasında görüşmelerin yapıldığının bilgisi, bende bu muhafazakâr kanadın Millet İttifakı’na katılmasındansa kendi aralarında bir üçüncü muhalif ittifakın şartlarını oluşturma yolunda adım attıklarını, yol aldıklarını ve bu konuyu ciddi olarak değerlendirdiklerini düşündürtüyor. Öncelikle Erdoğan’ın Saadet Partisi’nden (SP) Oğuzhan Asiltürk’ü ziyareti sonrası, SP’nin eski Genel Başkanı Mustafa Kamalak ve diğer bazı önde gelen SP’lilerin çok açık ve kesin açıklamalarına karşın SP Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu hâlâ AKP ile kapıları tam olarak kapatmadı. SP, AKP ile ittifak isteyenler, AKP’ye kesinlikle karşı olup Millet İttifakı’nda devam etmek isteyenler ve AKP’ye karşı olmakla birlikte CHP ile de beraber gözükmek istemedikleri için üçüncü bir milliyetçi – muhafazakar ittifakı arzu eden klikler olmak üzere üçe bölünmüş gözüküyor. Geçen hafta içinde de bir televizyon programında “AKP ile de yan yana gelebilir misiniz?” sorusuna “Şartlar eğer onu gerektirecek noktaya gelirse neden olmasın. Biz ne Ak Parti, ne de Tayyip Erdoğan düşmanıyız. Biz yanlışın karşısındayız. Biz doğru bulmadığımız politikalarını değiştirdiği takdirde Cumhur İttifakı ile ittifak yapabiliriz demiştim 1,5 sene önce” yanıtını vermesi, Karamollaoğlu’nun da bu dengeleri gözettiğini gösteriyor. Yine, hafta içinde Babacan’ın kendisini ziyareti sonrası yaptıkları ortak basın toplantısında sarfettiği “İttifaklar bugünkü şartlarda seçim ittifakı olduğu için seçim sürecine girdikten sonra atılacak adımdır. İttifakların kurulması bugünün gündeminde değil” sözleri de muhalif muhafazakâr kanat için değişik seçeneklere açık olunduğunu ortaya koyuyor. Bu durumlar neticesinde bana göre CHP’nin de içinde olacağı geniş çaplı bir “muhalif şemsiye” ittifakı, henüz olgunlaşmaktan çok uzak durumda.

GÖZLEM – Cumhur İttifakı’nın “muhafazakar / milliyetçi sağ oyları şemsiyesi altında toplama çabaları ve yapılan görüşmeler için” görüşünüz?

K – Cumhurbaşkanı Erdoğan bir taraftan HDP’yi “teröristleştirerek” CHP ile aynı potaya koyup CHP’nin cazibesini düşürmeye çalışıyor, diğer taraftan milliyetçi - muhafazakâr seçmene hitap edecek İyi Parti başta Saadet Partisi, Deva ve Gelecek partilerini kendisiyle birlikte olmasa da CHP’den kopararak üçüncü bir ittifaka itmeye çalışıyor. Bu siyaseti güderken, diğer taraftan da kurmaylarına gelecek seçimlerde yüzde 50+1’i bulamadığı için hem kendisinin seçilebileceği (tek aşamalı Cumhurbaşkanlığı seçimi gibi) düzenlemeleri, hem de AKP’nin daha düşük oyla daha yüksek sayıda milletvekili çıkarabileceği seçim yasalarıyla ilgili yasal değişiklikleri hazırlatıyor. Bunların arasında her bölgeden sadece bir milletvekilinin seçildiği dar bölge, bölge sayısının arttırıldığı, örneğin İstanbul’da üç yerine 10 bölgenin olduğu daraltılmış bölge gibi seçim sistemleri yer alıyor. Dar bölge seçim sistemini Erdoğan’ın istediği konuşuluyor. Böylelikle HDP ve adayları bir şekilde seçim dışı bırakılabilirse Güneydoğu ve Doğu’daki milletvekillerinin büyük ölçüde AKP’ye gideceği hesaplanıyor. Ayrıca değerlendirilen düzenlemeler arasında seçim barajının düşürülmesine karşın ittifak yapmayı, başka bir partiden seçilip oradan ayrılarak kendi partisine geri dönmeyi ya da grup kurmayı zorlaştırıcı düzenlemeler de bulunuyor. Anayasa’ya göre seçimlere dönük düzenlemelerin seçim tarihinden en erken bir yıl önce yasalaştırılması gerektiği için Erdoğan’ın bu düzenlemelerin Meclis’ten bir an önce geçirilmesini istediği konuşuluyor. Buna karşın bu düzenlemeler “erken seçim”i işaret edeceğinden ve seçimin çok daha yüksek sesle konuşulmaya başlanacağından dolayı kurmaylarının bu düzenlemeler için ekonomik ve siyasi ortamın çok da uygun olmadığı bu süreçte yapılmasındansa ötelenmesi gerekliliği üzerinde durdukları ifade ediliyor.

GÖZLEM – “Türk Milli Takımı yerine Alman Milli Takımı’nı tercih eden” ve büyük paralarla transfer olduğu Arsenal’in “sahadaki takımında olması” gerekirken… İngiliz gazetelerinin manşetlerine çıkan “bilgisayar oyunları tutkunluğunun hastalık / sakatlık seviyesine yükselmesi ile” takımın ilk 11’inden, sonra kadrosundan düşmesi ve “e – spor takımı kurarak” bilgisayarların başından ayrılmaması” gerçeği kaç zamandır yaşanırken… “İktidar yanlısı” medyanın Mesut Özil’i “milli kahraman mertebesine yükseltmesi” konusundaki görüşünüz?

K – Söylediklerinize katılıyorum. Ama her risk bir fırsat yaratır. Bu dezavantajları olmasaydı herhalde Mesut Özil hâlâ Arsenal’de oynuyor olurdu. Buna karşın Türkiye İngiltere’ye göre daha zayıf bir lig olduğundan, Türkiye’de oynadığında, bu dezavantajları gözardı edilebilecek kadar etkili olabilecek bir oyun stili ve gücü var. Bunu sahaya yansıtabilecek mi, onu göreceğiz. Eğer bu dezavantajları sayesinde Fenerbahçe’ye geldiyse ve iyi futbol oynarsa bu takıma ve dolayısıyla, Avrupa’da da yaşayacaklarını ümit ettiğim başarılarla, Türk futboluna büyük katkısı olur. Normalde televizyon seyretmediğim halde basın toplantısını izledim. Sorulan çoğunluğu çanak, ilginç olmayan, taraftar odaklı ve düşük seviyedeki sorulara kırık Türkçesi’yle zeki cevaplar verdi. Sempatik bir genç. Türk takımlarının büyük ihtiyacı olan ve Fenerbahçe’de de eksikliği hissedilen kilit bir sorun; takımdaki “Anadolulu” Türk futbolcularla, çoğunluğu Doğu Avrupalı, Afrikalı, Latin Amerikalı lejyonerler arasında ortak bir takım kültürü oluşturmak. Mesut Özil, “hem Türk, hem lejyoner” olarak her iki kimliği de bünyesinde barındırdığı ve takım arkadaşlarından “bir-iki tık yüksekte” bir futbolcu olduğu için bu sorunu çözmede kilit bir rol alabilir ve takımına büyük bir başarı getirebilir. Ben Mesut Özil’in fiyasko değil başarılı olacağını düşünüyor ve umuyorum. Fanatik olmayan bir Galatasaraylı olarak hem O’nun, hem de Ali Koç’un gönülden başarılı olmasını arzu ediyorum. Bunun sadece Fenerbahçe’ye değil, Türk futboluna da, özüne dönme ve takım kültürünü yeniden esas kılma yönünden büyük katkı sağlayacağını düşünüyorum.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Yazarlar
Website Security Test