Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

19 Mayıs yazıları 'Yüz yıllık dayatmayla savaş!'

19.5.2019
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

19 Mayıs 1919'un yüzüncü yılına özel yazı.

ÖNCE

SONRA

Nurten Akyazılılar

Tam bir asır öncesinin 19 Mayıs’ını dönemin aktörlerine de değinerek Ortadoğu, Kafkasya ve Balkanlar başlığında irdelerken günümüz politikaları ve uluslararası ilişkilerin özelliklerine de ışık tutalım istedik. Ancak tarihten ders çıkarılmadığı gibi, bilinen diğer bir gerçek de büyük devletlerin geleceğe dönük stratejik hedeflerinden şartlar gereği zamanlamada şaşma olsa da sapma asla olmaz. Birinci Dünya Savaşı ve hemen ardından emperyalist devletlere karşı Türk milletinin Kurtuluş Savaşı süreci bize en başta şunu göstermiştir: Devletler arasında kalıcı dostluklar yoktur, şartlar ve menfaatler temelinde kurulan geçici ilişkiler vardır. *Mesela dönemin ABD’sinde süren kara propaganda faaliyetlerine, oluşturulan kamuoyu baskısına rağmen ABD’nin, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmemesi, bir iyi niyet ya da müttefiklikle alakalı değildi. Savaş ilanından elde edilecek kazanımlar ile kaybedilecekler arasında denge bulunmadığı için, istenmesine rağmen bundan vazgeçmek, o dönem için bir zorunluluktu. Wilson, Paris Barış Konferansı’nda, Osmanlı Devleti haklarının korunması amacıyla bir girişimde bulunmadığı gibi aksine Türklerin, Avrupa’dan ve İstanbul’dan kovulması için açıkça taraf olmuştu. Resmen savaş ilan edilmemiş olmasına rağmen ABD’de yaşayan Almanlar, Avusturyalılar, Macarlar ile birlikte Türkler de düşman uluslar arasında sayılmış, ateşli silahlarını hükümete teslim etmeleri emredilerek donanma, askeri üs ve hükümet binalarına yaklaşmaları yasaklanmıştır. (New York Times-Aliens with Arms will be Arrested/24 Nisan 1917,S.3) 1919 yılının ilk yarısında Avrupalı güçlerin Yakın Doğu'daki faaliyetleri karşısında Amerika da bölgede aktif  siyaset izlemeye başlamıştı çünkü menfaatleri, bu coğrafyaya kayıtsız kalmasına izin vermeyecek kadar önem kazanmıştı.

Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu bölgeleri, sahip oldukları jeostratejik ve jeopolitik imkanları dolayısıyla emperyalist devletlerin çıkar çatışmalarının tarih boyunca arenası oldu. 1916 yılında Sykes-Picot Anlaşması’yla ortaya konan ve 1919 yılında San Remo Konferansı’yla son halini alan Ortadoğu’yu işgal planı, yüz yıl önce hayata geçirilmeye başlandıysa da  fitillenen ateş, bu bölgelerde günümüzde halen yanmaya devam etmektedir.

1919’lu yıllarda Osmanlı ve çevresinin koşulları genel hatlarla şöyledir:

Çok milliyetli Balkanlar’da istikrar zor

Jeopolitik olarak Balkanlar; Avrupa, Akdeniz ve Ortadoğu siyasetinde etkin olma imkânı ile Avrupa ve Asya kıtasına kolay geçiş olanağı sağlar. Fransız İhtilâliyle hızla yayılan milliyetçilik akımı, Avrupa’dan sonra Balkanlara da sıçramıştı. Balkanların bir karakteristik özelliği de çok milliyetli bir yapıya sahip olmasıdır ki bu sebeple kendi aralarında bir birliğin kurulması mümkün olmamıştır. Balkanlar, Osmanlı Devleti'nin güçlü dönemleri hariç gerek büyük devletlerin müdahaleleri gerekse coğrafî, etnik ve dinî sebeplerle daima parçalanmıştır.

Dünya Savaşından sonra Balkanlar’da parçalanan Avusturya-Macaristan'ın bir kısım toprakları ile bağımsız Sırbistan ve Karadağ toprakları üzerinde Yugoslavya kuruldu. Çok milliyetli ve çok dinli bir yapıya sahip olan bu devlet, Batı'da İtalya, Makedonya'da ise Bulgar tehdidi altındadır. Romanya ise savaştan en kârlı çıkan Balkan devleti olmuştur. Avusturya-Macaristan’dan Transivanya'yı, Bulgaristan’dan Güney Dobruca’yı ve Rusya’dan Baserabya’yı alarak Balkanların en büyük devleti haline gelmiştir. Bulgaristan ise 1919 Neuilly Antlaşması ile Güney Dobruca'yı Romanya’ya, Gümilcine ve Dedeağaç’ı Yunanistan’a ve Makedonya’da da bir kı­sım topraklan Yugoslavya’ya terk etmiştir. Böylece Bulgaristan, Ege Denizine çıkışı kalmayan küçük bir devlet haline gelmiştir. Bu sebeple Almanya ve Macaristan gibi statükoya karşı çıkmış ve Balkanlar’da revizyonist politikanın temsilcisi olmuştur. Arnavutluk 1913’te bağımsızlığını kazanmasına rağmen sınırları ancak 1925 yılında çizilebilmiştir. Zayıf ve küçük bir ülke olan bu devlet zamanla İtalyan nüfuzu altına girmiştir. Yunanistan ise Bulgaristan’dan aldığı topraklarla yetinmeyip, büyük devletler arası kombinezonlardan yararlanarak ‘Megali İdea’yı gerçekleştirmek amacıyla 1919'da Anadolu macerasına atılmıştır. Savaş sonunda Balkanlar’da barış ve güven ortamı sağlanamamıştır.

Türkiye ise savaş sonunda İtilâf devletlerinin imzalattırdıkları Sevr Antlaş­masını kabul etmeyerek, 19 Mayıs 1919’da III. Ordu Müfettişi olarak Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’da başlattığı Millî Mücadele hareketini başarıyla sonuçlandırarak galip devletlerle eşit şartlarda Lozan Barış Antlaşmasını imzaladı. Bu özelliği ile Türkiye, Avrupa ve Balkanlar’da tek istisnaî devlet durumundadır. I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti'nin 30 Ekim 1918'de imzaladığı Mondros Mütarekesi, bir ateşkes antlaşmasından ziyade işgal ve paylaşma belgesi niteliğindeydi. Türk Milleti’nde tepki uyandıran asıl bam teli, eski tabii bir millet olan Yunanlar’ın 15 Mayıs 1919'da İzmir'e asker çıkarmasıdır. Volkan Ş. Ediger/Osmanlı’da Neft ve Petrol, S.375 Paris Barış Konferansında, Boğazlar ve Anadolu'da kurulacak manda rejimleri üzerinde de kendi aralarında fikir birliği sağlanamaması, Türk Millî Mücadele hareketinin örgütlenerek güçlenmesine yaradı.

 

Türk-Rus işbirliği bölgenin kaderini belirledi

Kafkasya

Orta Asya ile Ön Asya arasında yer alan Kafkasya, bir geçiş noktası olduğundan kavimlerin de gelip geçtiği bir kapı olmuş dolayısıyla ‘Kavimler Kapısı’ adıyla anılmıştır. Nüfus yapısı, bu özelliğiyle bağlantılı olarak tıpkı Balkanlar’da olduğu gibi farklılıklar barındırınca, kültürel ve yönetimsel açıdan bölgede istikrarlı yapılar kurulamamış. Bu zaaftan faydalanan emperyalistlerin hedefi halindeki Kafkasların, kurtuluş umutları da destekçisi de Türkiye olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı biterken Rusya da sonlanan 4 imparatorluktan biridir ve içinden kısa ömürlü de olsa küçük devletler ayrılmıştır. Bölgede yaşayan halkların büyük kısmına, Rus emperyalizmine karşı direnebilmek için o dönemde Batılılarla işbirliği yapmak cazip gelmişti. Güney Kafkasya’nın üç bağımsız devleti Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan, 1918’de kurulan ilk cumhuriyetlerdir. Ancak Kızılordu’nun bu bölgeleri işgal ederek Sovyetleştirmesi uzun sürmemiştir. Ve hatta Rusya’nın bölge üzerindeki etkileri bugün dahi halen etkin hissedilir.

Azerbaycan bağımsızlığını kazanmıştı ama 1918 yazında Bakü; Osmanlı Devleti, Almanya, İngiltere ve Bolşevik Rusya arasında siyasi, askeri tartışmaların odağı idi. Bir yandan da Bakü petrolleri için mücadele edilmekteydi. Bakü petrollerine 1918-1920 yılları arasında ulaşılamamıştı. Bu petrolü Sovyetlerin kullanmasına da engel olunamamış, sadece ihraç yollarının kapatılması sağlanabilmişti. Kafkasya İslam Ordusu, 15 Eylül 1918’de Bakü’yü ele geçirince Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin başkenti yapıldı. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi gereği Osmanlı Ordusu bölgeden çekilince Fransızlar Güney Rusya’ya, İngilizler Kafkaslara Karadenizüzerinden asker çıkardılar. Fransızlar, Yunan birlikleriyle çıktıkları Kırım’da yenilerek geri çekildi. İngiltere’nin de bölgedeki çıkarlarını orada asker bulundurarak koruması imkânsız gibiydi dolayısıyla Kafkaslarda Rus İhtilali sonrasında Çarcılarca korunmuş olan Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan ve bazı yerel hükümetlerle, Çarlık taraftarı generalleri destekleyerek, bölgede kendi kontrolündeki oluşumlarla çıkarlarını koruma yoluna gitti. Bunlardan Ermenistan, Pontus ve Kürdistan, 1919’dan 2019’a değin Türkiye’nin geleceğine yansıyan problemler olarak gündeme getirildiler. İngiltere bu işgallerle Bolşevik Rusya ve Osmanlı Devleti’nin bağlantısını kesecek şekilde Kafkas Seddi’ni kurdu. Sovyetler, Beyazları ve onların yardımına gelen İtilaf güçlerini de bertaraf ederek, 1920 yılında bölgede tam hâkimiyet sağladı.

Güney Azerbaycan, İran’ın kuzeyinde Azeri Türklerinin yaşadığı bölgedir. Milli mücadelenin ilk yıllarında ve Cumhuriyet döneminde Türk-İran İlişkilerini oluşturan konular genellikle Güney Azerbaycan ile ilgilidir. Söz konusu süreçte Güney Azerbaycan topraklarından gelecek Ermeni ve Nasturi tehdidine karşı Türk birlikleri, Azeri Türkleri ile ilişkileri geliştirmeye çalışmıştır. Yrd. Doç. Barış METİN

Erzurum ve Sivas Kongrelerinde dış yardım talep etme gerekliliği de konuşulmuştu. Bunun için Rusya’nın kapısı çalındı çünkü Türk Kurtuluş savaşının sonucu, en çok onları etkileyecekti. Osmanlı’yı işgal edenler, Sovyetlerin de savaştığı devletlerdi ve Anadolu’da milli mücadele hareketi başarılı olamazsa, Sovyetlerin güney sınır güvenliği tehlikeye girerdi. Mustafa Kemal Paşa’ya göre eğer Türkiye, Sovyetlerle ittifak yaparak İngiltere’nin Kafkas Seddi’ni yıkamazsa, direnme imkânları temelden yıkılmış olacaktı. Bu set, Bolşevik Rusya ve Türkiye’nin kuşatılmasından başka bütün Ortadoğu ve Asya kapılarını İngiltere’ye açacaktı. Türkiye’nin Doğu’daki Türk ve Müslüman unsurlarla irtibat kurabilmesi için de bu set kalkmalıydı. Bu arada Ankara dış politika çerçevesini oluştururken Sovyetlerle, İslam dünyasını dengede tutmaya çalışıyordu. Dikkatli çabalara rağmen Kafkasya’da zaman zaman Sovyetlerle anlaşmazlıklara düşüldüğü de olmuş ve engeller aşılabilmişti.

 

Ortadoğu’da yüz yıl önce açtıkları yara halen kanıyor

Birinci Dünya Savaşı genelde tüm dünyayı etkilese de özelde Ortadoğu coğrafyası için tam bir yıkım olmuştur. Paris Barış Konferansı toplandığında; Irak, Suriye ve Filistin İngiliz işgali altındaydı. İngiltere bölgenin yönetim sorumluluğunu Şam’da merkezini kurmuş olan Emir Faysal’ın önderliğindeki Arap müttefikleriyle paylaşıyordu. Faysal, Barış Konferansına Hicaz krallığının delegesi ve Arap davasının sözcüsü olarak çıktı. Arapların bağımsızlığı konusunda diretmişse de Ocak 1919’da Siyonist hareketin önderi Dr. Weisman ile Filistin’e Yahudi göçüne karşı olumlu tutum alacağı bir antlaşma imzalamak zorunda bırakıldı. Siyonistler, Balfour Deklarasyonu’nun Barış antlaşmalarının içine sokulmasında ısrar ediyordu.  Oysa Amerikalı King-Crone komisyonu, Ortadoğu’daki araştırmalarının sonucunda şu önerilerde bulunmuştu: Suriye için ya Amerikan ya İngiliz koruyuculuğu, Irak’ta İngiliz koruyuculuğu, Suriye krallığına Faysal’ın getirilmesi, Filistin’de Yahudi devletin kurulmaması ve Filistin’in birleşik bir Suriye’nin sınırları içine alınması ve de kutsal yerlerin uluslararası statüye kavuşturulması.

1919 Mart’ında ABD’nin jeologları Irak’taki büyük petrol pastasından pay alma ortak görüşüne vardı. 8 Nisan 1919’da Ortadoğu petrollerinin paylaşımı tamamlandı. Ancak Fransızlar, bu hisselere, hissenin çoğu Shell’e ait olacak olan halka açık bir Fransız şirketi kurmaları şartıyla sahip olabilecekti. Volkan Ş. Ediger/Osmanlı’da Neft ve Petrol-S.332,334, 361,365

Mondros Mütarekesi’nin 11. Maddesi gereği Türk birlikleri çekilince İngiltere, İran’ı işgal etti. Bölgede kargaşa, isyanlar ve otorite boşluğu hüküm sürüyordu. İngiltere, İran’daki hakimiyetini arttıracak bir anlaşmayı 1919’da rüşvetle elde ettiği Hasan Vüsuk üd-Devle Hükümeti’ne imzalattı.

Suriye’de de durum farklı değildi. Ekim 1918’de Türk ordusunun şehri boşaltmasının ardından Faysal, emrindeki kuvvetlerle Şam’a girmişti. Fransız birliklerinin bulunduğu sahil şeridi hariç bütün Suriye kısa zamanda kontrol altına alınmıştı. Emir Faysal, Temmuz 1919’da Büyük Suriye Kongresi’ni toplayarak Suriye’nin egemen ve özgür olduğunu ilan etti.

 

Suriyelilere asıl tehlike İngiliz ve Fransızlardan gelmişti

Mustafa Kemal Paşa, Yıldırım Orduları Grup Komutanı olarak 3 Kasım 1918'de yayımladığı emirde Halep'le ilgili şu tespiti yapmıştı: "Halep halkının dörtte üçünün Arapça konuşan Türk olduğu her vesileyle hatırda tutulmalı ve her davada bu esas alınmalıdır." 1920'li yıllarda Musul vilayetinin (Süleymaniye, Kerkük kazaları ve Musul merkezi) nüfusuna bakıldığında, Türk ve Kürtlerin toplam nüfusu 410 bin 790 iken Arap nüfusu 43 bin 210 civarındaydı. Bu tespitler; Halep ve Musul vilayetinin, o günkü demografik yapıları çerçevesinde, Türkiye sınırları içerisinde bırakılmasını gösteriyordu. Mondros Mütarekesi imzalandığında Osmanlı ordularının fiilen hâkim olduğu hat şöyleydi: Lazkiye kuzeyi-Halep-Cerablus Köprüsü güneyi-Deyrizor-Musul Kerkük-Süleymaniye. hareketlerinde bulunacağından çekinilmiştir. Türklerin Halep’ten çekilmeleri sırasında Haleplilerden gördükleri yardım, Türklerle akrabalıkları ve bölgede çok sayıda Türk nüfusun olması nedeniyle bunların Türkiye’den bekledikleri umutları söndürmeye çalıştı. Oysa asıl tehlike Türklerden değil, işbirliği yaptığı İngiliz ve Fransızlardan gelmişti.Türkiye’nin yenilmesi halinde Suriye’nin de işgal edileceğini anlamış oldular. Fransızlar; Çukurova, Antep ve Urfa şehirleri ile çevresine yönelik askeri faaliyetlerini arttırınca Kuzey Suriye’deki kuvayı milliyeciler harekete geçerek, Fransızlara ağır kayıplar verdirdi ve Anadolu’ya ilerlemelerine engel oldular. M. Kemal Paşa Suriye’deki Türklerin bu faaliyetlerinden memnundu ve onlara gerekli her tür desteği vermişti. Halep’e gizlice yolladığı subaylar vasıtasıyla oradaki Türklere, M. Kemal Paşa’nın Halep’e bir saldırıya hazırlandığı ve Sovyetler Birliği’nden silah ve destek alındığını yayarak, Fransızlara karşı halkın direnişini örgütledi.

 

Batı’nın elbirliğiyle Ermenilere hazırladığı topraklar

1 Ocak 1919’da Antep’i, 22 Şubat 1919’da Maraş’ı ve 24 Mart 1919’da Urfa’yı işgal eden İngilizler, 6 ay sonra bu bölgeleri Fransızlara terk etti. Fransa kumandasındaki Ermeni lejyonları bu üç şehri kontrollerine geçirdi. İngiltere ile Ermenistan arasında da 8 Ocak 1919’da Kars’ın, Ermeni nüfuzu altında olacağına dair bir antlaşma imzalandı.

Paris Sulh Konferansı’nın 30 Mart 1919 tarihli oturumunda Damat Ferit, “Ermenistan’ın İngiltere’nin arzusu ve diğer büyük devletlerin mutabakatlarıyla müstakil veya muhtar bir cumhuriyet olarak kurulacağını” vaat ediyordu. (Further Correspondence resp. Eastern Affairs, II No.34) Erivan Ermeni Hükümeti ise iki gün öncesi, 28 Mayıs 1919’da ‘Büyük Ermenistan Cumhuriyeti’ni resmen ilan etmişti!

ABD Başkanı Wilson ise İngiltere ve Fransa’nın zor olarak gördüğü Doğu Anadolu toprakları üzerinde Ermeni Devleti’nin kurulmasını destekliyordu. 1919’un Eylül ve Ekim’inde bölgeyi gezen General Harboord ve heyeti, hiçbir yerde Ermeni çoğunluğuyla karşılaşmamıştı.

Mustafa Kemal Paşa’nın Türk Millî Mücadelesini başlattığı sırada İngiltere ve Osmanlı Hükümeti arasında ateşkes gereği Doğu Anadolu’da bulunan Osmanlı kuvvetlerinin silahsızlandırılması konusunda gerginlik yaşandı. İngilizlerin bütün tehditlerine rağmen Kazım Karabekir Paşa, ordunun ağır silahlarını teslim etmemiş, gerekçe olarak da Ermenilerin saldırı hazırlığında olduğunu açıklamıştır (Türk İstiklal Harbi I. Mondros Mütarekesi ve Tatbikatı, ty: 26-28; Kazım Karabekir, 1995: 133-135). Gerçekten de Doğu Cephesinde Ermeni saldırıları artmıştı. Mustafa Kemal, Anadolu’dan kimseye toprak verilemeyeceğini, kurulması planlanan Ermeni devletinin de kabul edilemeyeceğini kesin bir dille vurgulamıştı.

 

Sonuç:

Atatürk; “Dil bir köprüdür. Tarih köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz” demiştir. Türk ve İslam alemini bir arada tutacak olan bu sözü yerine getirecek olan da aslında sadece Türkiye’dir. Fakat iç ve dış güçlerin etkisiyle yüz yıl öncesi başardıkları etnik ve mezhepsel bölünmelerin dozu her geçen gün aksine artmıştır.

Günümüzde değişmeye başlayan küresel soğuma ikliminin yansımaları, bölgemizdeki petrol-güneş-maden ve su kaynakları, enerji boru hatları, kıtalar arası geçiş yolları vb sebeplerle Amerika, Avrupa ve Rusya arasında soğuk savaş yıllarını andıran nüfuz ve çıkar mücadelelerini ne yazık ki yeniden görmekteyiz. Ancak Doğu’da Ruslara, Batı’da Avrupalılara üstünlüğünü kaptırmış olan Türkiye Cumhuriyeti, ortada ve boşlukta tek başına bırakılmış olup, ne yazık ki gelişmeleri lehine çevirebilecek etkinliklerden de uzaktır. Lozan’da dikkat çekilen bağımsız ekonomisiyle ve laik-demokratik cumhuriyetiyle inşa edilen Türkiye, kurulduğu günlerdeki ivmeyi koruyabilmiş olsaydı, bugün Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu güvende, huzurlu olurdu. Günümüzün teknoloji ve iletişim araçları sayesinde emperyalist devletlerin, Türk ve İslam dünyasının birleşmesine izin verebileceklerini sanmıyorum ama “inşallah” öylesi bir güçbirliği yine bir mucize eseri kurulur çünkü bölgemize ve hatta insanlığa başka bir çıkış yolu yok. 19 Mayıs 2019 Türkiyesi ve bölge için 19 Mayıs 1919’dan çok daha farklı ve zorlu değil şartlar; başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm kahramanlarımızın başardıkları yine başarılır.

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Diğer Haberler

Beyaz TV ekibine saldırı yapıldı. Beyaz TV'ye yapılan saldırının görüntüleri sosyal medyada.

Türkiye'nin en önemli e-ticaret sitesi olan GittiGidiyor'da verilen 'mitil' ilanı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'ye bir gönderme mi?

Sosyal medyada bir kişi İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ)'nin mülakatta torpil yaptığını ve kendisinden düşük puan alan birisini işe aldığını iddia etti.

Sosyal medyanın yeni akımı Vacuum (Vakum) Challenge. Sosyal medyada yeni akım Vakum Meydan Okuması viral oldu.

Patnosspor için Pendik'te düzenlenen yemekte Kadıköy Belediye Başkanı Şerdil Dara'nın mikrofonu kapatıldı.

AK Parti kadın kollarının bir vatandaşa evinde mitinge gelmesi için baskı yaptığı ve saldırdığı iddia edildi.

Beyaz TV'de Ne Var Ne Yok programında Mustafa Kemal Atatürk'e mülteci denildi.

Yazarlar
Website Security Test