Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Sanatçıya ''hakaret'' serbest, siyasetçiye ''eleştiri'' ise suç!

28.12.2018
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

GÖZLEM, konuyu masaya yatırdı, Sonuç; sanatçı “diyemiyor” ama cumhurbaşkanı “sanatçı müsveddesi” diyebiliyor, işte uzman görüşleri…

ENGİN TATLIBAL

Türkiye, geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “sanatçı müsveddeleri” dediği Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’e yönelik olarak yargıya talimat verilmesi ve sanatçılar hakkında alel acele hukuk sürecinin başlatılmasını konuştu. Uğur Dündar’ın yönettiği programa katılan iki sanatçının -bilhassa da Metin Akpınar’ın- konuşmaları, Cumhurbaşkanı tarafından “şahsına hakaret ve darbe çığırtkanlığı” olarak değerlendirildi. Savcılık da bu değerlendirme üzerine, Türkiye’de adli yargının işleyiş hızına yönelik bir rekor kırarak süratle hukuki süreci başlattı.

Herkesin herkesi eleştirme hakkı vardır, ama elbette kimsenin kimseye hakaret etmeye hakkı yoktur ve olamaz. Bununla birlikte demokratik değerlerin yerleşik olduğu, medeni ülkelerde hakaret söz konusu olduğunda birbirinin muhatabı olan kişiler devlet yöneticileri ve sanatçılar ise, durum farklı biçimde ele alınır.

Bir taraftaki “sanatçı”dır, onun zaman zaman haşin, uçarı veya kaba tabirle “yaramaz” olmasına “hoşgörü” ile bakılır ve müsaade vardır.

Diğer taraftaki ise “devlet adamı”dır. O daima büyüklük gösterir, hoş görür, sevmese de saygıda kusur etmez. Çünkü o ülkenin havasını soluyan, suyunu şürbeden ve ekmeğini taam eden cümle halkın temsili yükünü sırtlamıştır. Buna uygun davranması icap eder. Çağdaş demokrasilerde işler böyle yürür.

Örneğin ünlü şarkıcı George Michael, 2002 yılında “Shoot the Dog” adlı şarkısına çektiği video klipte, dönemin Britanya Başbakanı Tony Blair’i yerin dibine sokmuştu; Blair ise duruma bozulmakla birlikte hiçbir şekilde yargı yoluna gitmemişti.

2012 yılında ise Amerikalı aktör Clint Eastwood, dönemin başkanı Barack Obama’yı aşağılama ve hakaret seviyesinde eleştirmişti. Obama dava açmamış, Eastwood’a gerekli yanıtı sosyal medyada halk ve sanatçı arkadaşları vermişti.

Bu yılın Şubat ayında Almanya’da devam eden seçim kampanyaları sırasında, önceki dönemlerde görülen sayısız örneğinde olduğu gibi Başbakan Angela Merkel’i “Örümcek - Kara Dul” şeklinde gösteren dev maskotlar taşındı. Merkel ise güldü geçti.

Türkiye’de ise bu demokratik ve medeni olgunluğu bir süredir göremiyoruz. Karikatürist Musa Kart’ın meşhur “kedili” karikatürü vakası ve Penguen dergisinin “Tayyipler Alemi” şeklindeki kapağından beri karikatüristler, sanatçılar, akademisyenler, Cumhurbaşkanına hakaret ettikleri gerekçesiyle yargılanıyor; çoğunluğu da çeşitli cezalara çarptırılıyor.

Oysa Türkiye aslında böyle bir ülke değildi. Turgut Özal, her hafta kendisiyle “Tonton” diye dalga geçen Gırgır dergisine tek bir dava bile açmadı. Gerek İsmet İnönü, gerek Süleyman Demirel, gerek Bülent Ecevit ve gerekse diğer liderler, hiçbir sanatçıya “hakaret” davası açmadılar. Bu ülkede 20’li, 30’lu yıllarda dahi Atatürk’ü eleştiren karikatürler yayınlanırdı.

Ancak gelinen noktada Türkiye, sanatçılarının -bırakalım hakaret etmeyi- idareyi eleştirmelerinin bile hukuksal boyuta taşınabildiği bir ülke durumuna geldi. Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’in yaşadıkları, bunun son örneğini oluşturdu. Ancak Cumhubaşkanı’nın sanatçılara “sanatçı müsveddeleri” demesine yönelik hiçbir müeyyide yok.

Atatürk’e, İnönü’ye ağır hakaretler, gazetelerde, TV’lerde sürüp gidiyor.

Durumu değerlendiren pek çok otorite, yaşananların son tahlilde Türkiye’nin içinde sürüklenmekte olduğu “kutuplaşma” girdabının kavisleri olduğunu ifade ediyor.

 

 

“GERÇEK SANATÇILARIN SESİ, BASKILARLA KISILAMAZ”

A. Muzaffer Tunçağ (Konak Belediyesi Eski Başkanı) - Cumhurbaşkanının, Metin Akpınar ve Müjdat Gezen gibi Türk milletinin bağrına bastığı iki sanatçıya “sanatçı müsveddeleri” demesi beni derinden yaraladı. Geniş seyirci kitlesi gibi ben de bu değerli sanatçıları yıllardır sahnede, sinemada, televizyonda hayranlıkla izledim. Onların derin bir mizah ve yüksek bir zekâ içeren sanatçılıklarına hayran kaldım. İki üniversite bitirmesine karşın Akpınar, Devekuşu Kabare tiyatrosunu kurduktan sonra sahneye hep bağlı kaldı. Müjdat Gezen ise, bir yandan şiir kitapları yayınlarken bir yandan da 1991 yılından bu yana geleceğin tiyatrocularını yetiştiriyor Müjdat Gezen Sanat Merkezlerinde. Naziler ile faşistlerin yaptıklarını bir yana koyarsak, sanatçılara yapılan bu tip baskıları görünce dünya çapında yankılanan iki olayı anımsıyorum:

İlki,  2. Dünya Savaşı sonrası ABD’de ortaya çıkan McCarthy denilen iğrenç senatörün, ünlü sinemacılar aleyhine başlattığı “komünist avı” kampanyası. Charlie Chaplin (Şarlo), Bertolt Brecht, Arthur Miller gibi ünlülerin soruşturmaya uğradığı kampanyada Joseph Losey, Samuel Fuller gibi iyi sinemacılar “kara listeye” alındı. Yıllarca işlerini yapamadılar ya da takma ad kullandılar.  Ama sonra ne oldu? Tarih McCarthy’i çöpe attı, kara listeye alınmış olan isimleri yüceltti.

Diğer bir olay, Fransa’da geçti. Jean Paul Sartre, 1968 olayları dorukta iken yasaklanan “Halkın Davası” dergisinin sorumlu yöneticiliğini üstlenince zamanın Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle “Voltaire hapse atılamaz” diyerek ünlü Fransız düşünce adamı hakkında soruşturma açılmasını önledi. Ülkemizde hukuku ayaklar altına alan tutum ile taban tabana zıt bir davranış!

Ülkemiz FETÖ ve PKK baskıları altında sıkıntılar yaşarken, Akpınar ve Gezen gibi vatansever sanatçıların baskı altında tutulması affedilemez bir hata. Siyasilerimiz de, savcılarımız da baskılarla gerçek sanatçıların seslerinin kısılamayacağını öğrenmeli artık!

 

 

“METİN AKPINAR, MAZHAR ALANSON VE ÜLKEYİ REHİN ALAN HOYRATLIK”

Levent Gültekin (Gazeteci) - Velev ki Metin Akpınar’ın konuşmasının bütününde bir üslup sorunu olsun. Velev ki doğru bir teşhis yaparken araya özensizlikle bazı hoşa gitmeyen cümleler de karışmış olsun. Bunun karşılığı, o kişinin ülke için yarattığı değere bakmadan ‘sanatçı müsveddesi’ deyip hakaret etmek midir? Esasında bazı insanların ne dediğine bakılmaz. Çünkü yaptıklarıyla, ürettikleriyle ülkemize, hayatımıza kattıklarının derin bir hatırı vardır. Bir sanatçı yaptığı filmlerle veyahut söylediği şarkılarla, eserleriyle yıllarca anılarımızda yer eder. Yanlış bir cümle de etse bir yanlışına, bir hatasına bakarak onu yok etmek demek, esasında kendi anılarımızı, o anılar içindeki tatlı, güzel sahneleri yok etmek anlamına gelir. Veyahut ülkenin ilerlemesi için gecesini gündüzüne katmış bir bilim insanı bir söz söylediğinde hoşumuza gitmese de bütün yapıp ettiklerini bir çırpıda silemeyiz. Dahası, biraz durup düşünmek gerekir, “Ben bu insanların canını sıkacak ne yapıyorum?” diye. Metin Akpınar da öyle biri. O yüzden ona yapılan bu kabalığı, bu saygısızlığı milyonlarca insan kendisine yapılmış gibi hissetti. Derin bir utanç ve acı duydu.

Sadece Metin Akpınar’a, Müjdat Gezen’e yapılan değil, Mazhar Alanson’a yapılan da yanlıştı. Mazhar Alanson bir şarkısındaki bir cümleyi Kabe için yazdığını açıkladı. Kutsal topraklara gitmiş ve orada içinden “Yandım yandım, yandım yandım ah ki ne yandım” dizesi yükselmiş. Bunu açıklamasıyla ‘İktidara yalakalık yapıyor’ diye damgalandı ve ağza alınmayacak hakaretlere uğradı. Mazhar Alanson, şarkılarıyla büyüdüğümüz, bu ülkenin en önemli sanatçılardan biri. Yani bu ülkenin bir parçası, bir değeri. Onu biraz tanıyan herkes bilir ki Mazhar Alanson’un sûfi bir yönü vardır. Neredeyse bütün albümlerinde, kendi tarzına uyarladığı bir ilahi okumuştur. Bu iktidar yokken de umreye, hacca gitmiş, inancını kendi iç dünyasında yaşayan biri. Velev ki yaptığı bu açıklama hoşumuza gitmesin. En fazla “Böyle bir dönemde böyle bir açıklamaya ne gerek vardı” deyip geçeceğimiz türden bir cümle için Mazhar Alanson’a hakaret edip onu yok etmeye çalışmak… Akıl alır gibi değil.

Kendi değerlerimizi kendi elimizle birer birer yok ediyoruz. Ülkede sitem ve rica bütünüyle yürürlükten kalktı. Kimse kimseye artık sitem etmiyor. Bir ricada bulunmuyor. “Keşke bunu söylemeseydin”, “Keşke böyle yapmasaydın”, “Bu yaptığın, bu söylediğin yakışmadı” şeklinde bir tepkiyle geçiştireceğimiz meselelere en kaba, en hoyrat, en sert şekliyle yaklaşıyoruz. Ülkedeki siyasi çatışmanın neden olduğu öfke ülkeyi yiyip bitiren bir mekanizmaya dönüştü. Hepimiz o mekanizmadaki dişlinin bir parçası olduk. Kendi ellerimizle kendi ülkemizi yok ediyoruz.

Metin Akpınar meselesi bir gerçeği bize bir kez daha gösterdi. Her yazımda, her konferansımda söylediğim birkaç cümle var tekrar edeyim: Rejim değişikliği, ülkedeki kutuplaşma, medyanın bütünüyle iktidarın kontrolüne geçmiş olması, yargının siyasallaşması... Böyle bir ortamda mevcut tıkanıklıktan Erdoğan’la kavga ederek en sert cümlelerle öfkemizi yansıtarak çıkamayız. Çünkü ne söylersek söyleyelim iktidar elindeki medya gücüyle söylenenleri çarpıtıp abartıp toplumdaki kutuplaşmayı artırıcı bir malzeme haline getiriyor. Metin Akpınar’ın konuşmasının nasıl yansıtıldığını hepimiz gördük. Bunu engelleyecek bir medya gücü yok. Diğer yandan kutuplaşmış toplumlarda eleştiriler, tepkiler, kınamalar ‘düşmanlık’ olarak algılandığından ulaşmak istediğimiz toplum kesimine ulaşamaz hale geliyoruz.

Peki ne yapmalıyız? Susup oturalım mı? Yapılan hiçbir şeye tepki vermeyelim mi? Elbette bunu söylemiyorum. Söylediğim şu: Erdoğan’ı bir tarafa bırakıp yüzümüzü topluma dönmemiz gerekiyor. Zihnimizdeki ‘biz ve onlar’ ayrımını bitirip toplumla sahici bir bağ kurmanın yollarını yaratmamız gerekiyor. Herkesin eşit, özgür olduğu, liyakatin esas alındığı, adil ve özgür yeni bir Türkiye hayali yaratmamız gerekiyor. Ve bu hayale her kesimden insanı ortak edecek bir duygu birliği oluşturmaya çabalamamız gerekiyor.

Bunu yapmadığımız sürece söylediğimiz her söz, her cümle vicdanımızı rahatlatmaktan bize kulak veren insanların gazını almaktan ve kutuplaşmadan beslenen iktidarın değirmenine su taşımaktan başka bir işe yaramayacaktır. Yıllardır yaramadığını da gördük.(Yazarın 26.12.2018 tarihli makalesinden alıntıdır.)

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Diğer Haberler

Seçime iki hafta kala Millet İttifakı Ankara Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mansur Yavaş için ''mükerrer tahsilat'' yaptığı iddiasıyla iddianame hazırlanması, gündem...

Türkiye ekonomisi 2018'in dördüncü çeyreğinde yüzde 3 küçülürken yılın tamamında yüzde 2,6 büyüme kaydetti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye'nin baştan başa çalkalandığı Gezi Parkı olayları sırasında ve sonrasında, göstericilerle ilgili "şok" iddialar ortaya atmış...

Avrupa Parlamentosu (AP), ''Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki katılım müzakerelerinin askıya alınması'' önerisinde bulunan kararı Strasbourg'daki genel kurul ...

GÖZLEM, konuyu masaya yatırdı ve uzmanlara sordu, işte görüşleri...

Uzmanlar, ''yapısal tedbirler alınmadıkça, hayat pahalılığının halkın büyük çoğunluğunu yakmaya devam edeceğini'' belirtiyorlar.

Yazarlar
Website Security Test