Facebook ta paylaştweet le

Yarınlarda “Laik” Cumhuriyet kadınının, tarikaterkil “Fıtrat” kadını olması mı hedefleniyor?

26.3.2021
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Tarikat medyası ve Tarikat yazarları, İstanbul Sözleşmesi’nden sonra, “6284 sayılı Ailenin korunması ve kadına karşı şiddetin önlenmesine dair kanunu” hedefe koydular; kaldırılmasını ya da büyük ölçüde değiştirilmesini istiyorlar.

İstanbul Sözleşmesi'nin ilk imzacısı olan Türkiye, Resmi Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle sözleşmeden çekildi. Kararın ardından Türkiye’nin dört bir yanında kadınlar sokaklara dökülürken, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, ABD ve çeşitli sivil topluk kuruluşlarından tepki geldi.

Toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesine dayanan İstanbul Sözleşmesi, 11 Mayıs 2011 tarihinde imzaya açılmış ve 1 Ağustos 2014'te yürürlüğe girmişti. Tam adı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” adı olan Sözleşme, İstanbul’da imzalandığı için “İstanbul Sözlşemesi” adı ile biliniyordu.

Resmi Gazete'de yayımlanan AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imzaladığı kararnamede, "3718 sayılı kararda "Türkiye Cumhuriyeti adına 11/5/2011 tarihinde imzalanan ve 10/2/2012 tarihli ve 2012/2816 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanan "Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi"nin Türkiye Cumhuriyeti bakımından feshedilmesine, 9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin 3 üncü maddesi gereğince karar verilmiştir" ifadeleri yer aldı. Söz konusu karar kadın hakları savunucuları ve STK'ler'de infiale yol açtı.

Türkiye’nin birçok kentinde sokağa çıkan kadınlar, sözleşmenin kaldırılmasını protesto etti. “Sözleşmeyi uygula, kadını yaşat”, “Kararı geri çek, sözleşmeyi uygula”, “Kadın cinayetleri politiktir” sloganları atan kadınlar, “İstanbul Sözleşmesi’nin her bir maddesinde öldürülen kadınların kanı var. Biz bir kişinin lafıyla sözleşmeyi geri çektirmeyeceğiz. Hep birlikte mücadele ederek bu kararı geri çektireceğiz” ifadelerini kullandı.

Kadın Meclisleri adına konuşan Fidan Ataselim, “Bir avuç kadın düşmanının oyuna muhtaç kalmışlar. Kadınların yaşamakla birlikte daha fazla eşit ve özgür yaşamak istediklerinin farkındalar. Aşırı buluyor bizi aşırı. Sokaklardan bizi alamayacaklar. Geçmişte kaldı o günler geçmişte. Bir şahsın verdiği karar kadınlar nezdinde yok hükmündedir” dedi.

“Kadınlardan o kadar korkuyorlar ki gecenin bir yarısı kararı açıklıyorlar” diyen Ataselim, “Her yer kadın her yer direniş bundan sonra. Milyonlarca kadını durduramayacaklar. Evet daha fazla özgürlük talebimizi bastıramayacaklar. Hiçbir yere gitmiyoruz. O karar geri çekilecek, sözleşme uygulanacak” diye konuştu.


BM’den Türkiye’ye “Geri Dön” çağrısı

 Birleşmiş Milletler (BM), Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılmasına tepki gösterdi. BM’ye bağlı çeşitli kuruluşlar ve BM Kadın Örgütü tarafından yapılan ortak açıklamada, Türkiye’nin ‘İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılma kararının yeniden değerlendirmesi ve sözleşmeye yeniden dönülmesi çağrısında bulunuldu. BM kuruluşları, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin kadına yönelik şiddeti önlemek ve bunlarla mücadele etmek için şimdiye kadar harcanan önemli çabaları baltalayacağını açıkladı.

BM kuruluşları kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddetin dünyadaki en yaygın insan hakları ihlalleri arasında yer aldığını, dünyada her üç kadından birinin, yaşamları boyunca partnerleri ya da başkaları tarafından fiziksel veya cinsel şiddete maruz kaldığı kaydedildi.

 

Avrupa Konseyi'nden çağrı

Avrupa Konseyi, Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmesine ilişkin açıklama yaptı. Açıklamada Türkiye, "kadınları şiddetten korumaya yönelik uluslararası sistemi zayıflatmamaya" çağrıldı.

Avrupa Konseyi liderleri Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi üzerine bir açıklama yaptı. Açıklama Avrupa Konseyi'nin dönem başkanlığını yürüten Almanya'nın Dışişleri Bakanı Heiko Maas, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı Rik Daems ve Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Marija Pejčinović Burić tarafından yapıldı.

Türkiye'nin on yıl önce anlaşmayı parlamentosunda onaylayarak kabul eden ilk Avrupa Konseyi ülkesi olduğunun anımsatıldığı açıklamada, "Türkiye Cumhurbaşkanı’nın ülkede geniş destek bulan sözleşmeden herhangi bir parlamento tartışması olmaksızın çekilme kararı almış olmasından büyük üzüntü duyuyoruz" denildi.

Açıklamada, "Sözleşmenin amacının kadına yönelik şiddeti önlemek, mağdurları korumak ve failleri kovuşturmak olduğunu hatırlıyoruz. Sözleşme kadınların temel bir insan hakkı olan şiddetten uzak bir yaşam hakkını savunmaktadır" ifadeleri yer aldı.

Avrupa Konseyi’nden yapılan yazılı açıklamada, "Sözleşmeden ayrılmak, Türkiye'yi ve Türk kadınlarını şiddetle mücadelede hayati bir araçtan mahrum bırakacaktır. Bu nedenle Türk yetkilileri İstanbul Sözleşmesi’nin getirdiği kadınları şiddetten korumaya yönelik uluslararası sistemi zayıflatmamaya çağırıyoruz" denildi.


AB karardan geri dönmeye çağırdı

Avrupa Birliği (AB) Türkiye'nin Cumhurbaşkanlığı Kararı ile İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen "Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi"nden çekilmesine tepki göstermişti.

Kararla ilgili yazılı açıklamasını Twitter hesabından paylaşan AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, "İstanbul Sözleşmesi dünya genelinde genç kız ve kadınların yasal koruma altında olmasını güvence altına almayı amaçlıyor. Türkiye'nin sözleşmeden çekilme kararına anlam veremediğimizi ve bundan derin bir üzüntü duyduğumuzu dile getirmekten başka elimizden bir şey gelmez. Türkiye'yi kararından dönmeye çağırıyoruz" dedi.

AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise "Kadınlara yönelik şiddet tolere edilemez. Kadınlar korunmaları için güçlü bir yasal çerçeveyi hak ediyor. İstanbul Sözleşmesi'ni destekliyorum ve imzacı tarafları sözleşmeyi onaylamaya çağırıyorum" ifadelerini kullandı.

 

Biden: Derin bir hayal kırıklığı...

Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı hakkında yazılı açıklama yapan ABD Başkanı Joe Biden, “Türkiye’nin Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nden aniden ve temelsiz yere çekilme kararı derin bir hayal kırıklığı yaratıyor. Dünya çapında, bu sözleşmeyi ilk imzalayan ülke olarak Türkiye’deki kadın cinayetlerindeki artış da dahil, ev içi şiddet vakalarında artışa tanıklık ediyoruz.

Ülkelerin, kadınlara karşı şiddete son vermeye bağlılıklarını güçlendirmeleri ve yenilemeleri gerekir, kadınları korumayı ve saldırganlardan hesap sormayı amaçlayan uluslararası sözleşmelerden çekilmeleri değil. Bu, küresel çapta kadına karşı şiddete son vermeyi amaçlayan uluslararası hareket için cesaret kırıcı bir geri adım.

Cinsiyet temelli şiddet, dünyanın her bir köşesinde her ülkeye dokunan bir yara. Geçtiğimiz birkaç haftada, Gürcistan’daki trajik cinayetler de dahil, kadınlara karşı korkunç ve gaddarca saldırıların birçok örneğini gördük.

Ve günlük olarak cinsiyet temelli şiddettin hayaletinin gölgesinde yaşamanın her yerdeki kadınlara daha geniş anlamda verdiği zararı gördük. Bu hepimizin canını yakıyor ve kadınların şiddetten muaf bir şekilde hayatlarını sürdürebildiği toplumlar yaratmak için hepimizin daha fazlasını yapmamız gerekiyor

 

“DIŞTA İTİBAR VE İÇTE İRTİFA KAYBI…”

 Hüsnü Erkan (Prof. Dr.) – “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” diğer adıyla “ İstanbul Sözleşmesi” Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan, uluslararası insan hakları sözleşmesi niteliğinde olup; 45 ülke ve AB tarafından imzalandı. Sözleşme, Birleşmiş Milletler (BM) nezdindeki birçok antlaşma ve tavsiye metinleri ışığında hazırlandı. Türkiye’nin Avrupa Konseyi Dönem Başkanı olduğu dönemde, 11 Mayıs 2011’de İstanbul‘da gerçekleşen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 121. toplantısında kabul edildi. Türkiye bu Sözleşmenin ilk imzacılarından olup, 24 Kasım 2011'de TBMM’nde 247 vekilden 246’sının kabul ve 1’nin çekimser oyu ile 6251 Sayılı Kanun olarak yasalaştırdı. Ancak bu kez, 20.03.2021 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan 3718 sayılı Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile sözleşmenin feshedilmesine karar verildiği duyuruldu. Sözleşme 5 temel ilke içeriyor. 1. Kadına yönelik her türlü şiddet ve ev içi şiddetin önlenmesi. 2. Şiddet mağdurlarının korunması, 3. Suçların kovuşturulması. 4. Suçluların cezalandırılması ve 5. Bu konuda bütüncül, eş güdümlü ve etkili işbirliği içeren politikaların yaşama geçirilmesi. Sözleşme, kadına karşı şiddet ve ayrımcılık, istismar,  tecavüz, zorla ve erken yaşta evlendirmeye ve namus cinayetlerini önlemeyi amaçlamaktadır. Kadına karşı şiddet, insan hakkı ihlali ve ayrımcılık olarak görüldüğü gibi; bir cinsiyet eşitsizliği olarak değerlendiriliyor. Sözleşmenin önceliği ağırlıklı olarak kadına yönelik şiddeti önlemek olsa da;  2. Madde, hane halkının tüm üyelerini kapsayarak çocuklara karşı şiddet ve çocuk istismarını önlemeyi de amaçlıyor. Sözleşmenin amaç ve içeriği ayrıntılı ve açıkça belirtilmiş olmasına karşın bazı aşırı muhafazakar çevreler; özel yaşam biçimlerine müdahale etmediği için eleştiri konusu yapmışlardır. Türkiye’de de bazı muhafazakar yayın organları ve dini cemaatler sözleşmenin “Türk Aile Yapısını Bozduğu” ve “eşcinselliğe zemin hazırladığı” yönünde yayın ve açıklamalarda bulundular.

Konuya tarafsız ve bilimsel olarak baktığımızda İstanbul Sözleşmesi, ayrımcılık ve şiddete karşı duran çağdaş bir insanlık projesidir. Aile yapısını bozmak yerine, kadın ve erkeğin eşit haklar içinde ortak yaşamını sürdürmesini öngörmektedir. Kadın ve çocuklara çağ dışı şiddet ve baskı uygulamayı önlemektedir. Aile içinde hiç olmaması gereken şiddet ve istismara karşı çözümler öngörmektedir.  Ancak kadını ikinci sınıf gören ve kendine eşit görmeyen, erkeğe her açıdan mutlak bağımlı olmasını öngören, bu nedenle baskıyı ve çok eşliliği mubah gören aşırı geleneksel çevrelerin çağ dışı değerlerine uygun düşmüyor. Bu yasanın eşcinselliğe zemin hazırlayan bir yönü olmamakla birlikte, bu tür insanların kendini açık edip; görünür olmalarından, yine aşırı muhafazakar çevreler rahatsızlık duymaktadır. Oysa bu tür durumlar tarihin her döneminde var olduğu gibi, kapalı toplum yapılarında, gizli olmakla birlikte, daha yaygın olagelmiştir. Zira özellikle şiddet ve baskı ile bu yöne sürüklenen çocuklar kendini koruma ve açık etme şansından yoksun bırakılmışlardır. Dolayısı ile muhafazakar Cemaat çevrelerin öne sürdüğü, “ Türk aile yapısının temeline dinamit koyduğu” gerekçesi asla geçerli değildir. Bu sözleşme tam aksine mağdur insanları, en başta kadın ve çocukları, gerektiğinde erkeği de korumaya yöneliktir.

Ancak asıl sorun, İstanbul Sözleşmesinin siyasete alet edilmesinden kaynaklanıyor. İlk olarak,“yasa olarak" getirilen bir düzenleme, “kararname” ile kaldırılamaz. Bu Hukuk Devletinde hukukun temel ilkelerine aykırıdır. İkinci olarak uluslararası bir Sözleşmede, diğer Devletlere karşı verdiğiniz taahhütlerden vazgeçmek, uluslararası saygınlığınıza önemli bir darbedir. Üstelik ülkenizle bütünleşmiş ve öncülük ettiğiniz bir düzenlemeden vazgeçmek daha büyük bir itibar kaybıdır. Ancak iktidarın bu girişimi, siyasette son iki yıldır yaşadığı aşırı oy kaybına kısmi bir çözüm arama girişimidir. Birincisi kendi muhafazakar seçmem kitlesini stabilize etme amacı taşıyor. İkincisi, ekonomi, yolsuzluk ve yoksunluk gibi gerekçelerle iktidara destek olmayan muhafazakar partiyi kendi içinde parçalayıp onların oyunu kendine çekmek veya kutuplaşma biçiminde oluşan cepheleşmede karşı cepheyi zayıflatma girişimidir. Neresinden bakarsanız bakınız bu girişim akıl, mantık, hukuk devleti gibi çağdaş değerlerden çok, siyasetin ayak oyunlarına alet edilen bir girişim olmuştur. Ayrıca Sözleşmeye karşı çıkmanın gerekçelerini muhafazakar dini değerlere dayandırma gibi zorlama argümanlara yönelmek kutsal dini siyasileştirerek, ona saygısızlık etmek olur. Diğer yandan Türk kültürünün derin geleneklerinde, “hatun” olarak kadın tüm diğer toplumlardan daha üstün bir konumdadır. Arap gelenekleri ile kutsal dini bir birine karıştırıp; Orta Doğu kültürü içinde sürekli irtifa kaybederek, gülünç duruma düşmekten artık vazgeçmeliyiz. Aksine Ülkeyi bir Orta Doğu ülkesi ve Arap kültürü rotası yerine; yeniden Atatürk’ün çağdaş uygarlık rotasına çevirmeliyiz. Yaşanan irtifa kaybı ülkeyi yalnızlığa ve çöküntüye taşıyor.  Eğer Türkiye yaşadığı coğrafyada, yalnız kalmak istemiyor ve güçlü devletlerin ablukasına muhatap olmak istemiyor ise onların karşısına geçip ufalanmak yerine; içine girip,  onların ellerindeki argümanıgeri almalıdır. Aksi durumda BM’den, Avrupa Parlamentosu’na ve giderek AB ve ABD gibi ülkelerin eleştirisi ve eleştiri ötesi rakip ülkelerle işbirliğine kendi elimizle hizmet etmiş oluyoruz.  Eğer iktidar, iktidarda kalmak için muhafazakar ve bağnaz Orta Doğu kültürü içinde olmak isteyenlerin rotasında kalmayı sürdürürse, ağırlıklarını Yunanistan’ın yanına koyarak kültürel fay hattını daha da derinleştirerek bizi yalnızlaştırmaya çalışanlara hizmet etmiş olur.

 

***


TOPLUM LAİK OLDUĞUNDA “FITRAT” MASALI BİTER

Huriye Serter (İzmir Kadın Kuruluşları Birliği Başkanı) –

Ülkemizde laiklik ilkesinin toplumsal cinsiyet ilişkileri üzerindeki en büyük etkisi 1926 tarihli Medeni Kanun yoluyla olmuştur. Bu kanunla gelen haklar kadının potansiyelini ortaya koyarak statüsünü güçlendirmiş, Cumhuriyet’le birlikte, kadın pek çok haklar elde ederek iş ve sosyal yaşama dahil olmuştur.

Fakat 1950’lere gelindiğinde yavaş yavaş kadınların anne ve eş rollerine daha fazla vurgu yapıldığını, kadınların siyasetteki temsilinde ise fark edilecek düzeyde bir düşüş yaşandığını görüyoruz.

1980 darbesinin devamında ve 90’lı yıllarda islami hareketin yükselişiyle birlikte cemaatlerin ya da partilerin çıkarları için; özellikle siyasi arenada muhafazakar erkeklerin kadınları görmek istediği yer kendilerine rakip olamayacakları alanlarla sınırlandırılarak belli düzeyde toplumsallaşıp siyasallaşmalarına izin verilmeye başlansa da kadına bağımsız bir birey olarak değer biçilmektense fıtrat çizgisinde geleneksel rolüyle aile ve çocuk çerçevesine sığdırılmaya çalışılmıştır.

Bu süreç, kız çocuklarını eğitimden mahrum bırakan, erken evliliklerin yolunu açan ve şiddeti sözde islama dayandırarak meşrulaştıran yobazlık örnekleriyle birlikte kadınların kazanılmış haklarını da tehdit eder olmuştur.

Kadının fıtratındaki temel özellikler: “Şefkat, yumuşaklık,  teslimiyet, zarafet, letafet…”  Erkeğin fıtratındaki temel özellikler: ”İrade, güç, cesaret, soğukkanlılık, matematiksel düşünce, muhakeme gücü…” olarak topluma kabullendirilmeye çalışılmış, “Kadın ve erkeğin eşit olması fıtrata uygun değildir” denilerek kadın erkek ilişkileri evde; anne şefkati, baba otoriteyi temsil etmeli zihniyetiyle düzenlenirken İslam’da kadın, “Allah’ın erkeklere emaneti” dir algısı yaratılarak fıtratlı kadın tarifleri ile kadına roller biçilmiştir.

Peki biz kadınlar, bize dayatılan rolleri kabul etmek ve buna uygun yaşamak zorunda mıyız? Bence değiliz. Asırlardır, erkek egemen zihniyete sahip oldukları için birçok şeyi erkek menfaatine uygun olarak yorumlayıp dini bir hüküm haline getirenlerin bizlere dayattıkları fıkhi hükümlere geri dönmek, Mustafa Kemal Atatürk’ün bizlere emanet ettiği Cumhuriyet kazanımlarımızdan ve haklarımızdan vazgeçmek demektir.

Eğer bir kurbağayı içi kaynar su dolu bir kaba atarsanız, kurbağa dışarı sıçrar ama onu ılık su dolu bir kaba koyup alttan yavaş yavaş ısıtırsanız ne olduğunu anlamaz, ısınan su ile mayışır ve kaynayan sudan çıkmak ister ancak artık çok geçtir.

Bugün toplumda gelinmek istenen nokta budur. Bu nedenle şimdi kadınlar için laikliği sahiplenmenin ve savunmanın daha özel ve derin anlamları vardır.

Bir toplum gerçekten laik olduğunda erkeğin kadın üzerinde iktidarı sona erer, “doğal” üstünlüğü efsanesi yok olur,  “fıtrat” masalı biter.

Ve onun için şimdi hep birlikte, her görüşten kadınların birlik olma zamanıdır… Tüm kadınlar, giyimde - kuşamda, sözde ve davranışta, üstlenilecek görevlerde Cumhuriyetimizin tanıdığı hukuki eşitlik haklarının değerini bilerek, hayatlarının başkaları tarafından belirlendiği bir toplum ile kendi hayatlarını belirledikleri bir toplum arasında seçimini yapmalıdır.

 

 ***

 

“CİNAYETLERİN ARTMASINDAN CİDDİ ANLAMDA ENDİŞELİYİZ”

Hilal Susuz (Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu İzmir Temsilcisi) – Tek bir kişinin imzasıyla kararın feshedilmesi bizim için yok hükmündedir. İstanbul Sözleşmesi Türkiye’ye tek bir kişinin imzasıyla gelmedi. Bu yüzden sözleşmenin kaldırılması kimsenin inisiyatifinde değildir. Zaten etkin bir şekilde uygulanmıyordu. Bizim için problem, İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmamasıydı. Uygulanmayan bir sözleşme kadın cinayetlerini artırıyor, bir işe yaramıyor denilip feshedilemez. İktidarın, devlet yetkililerinin yapacağı şey geçmişte ilk imzacısı olmakla övündükleri İstanbul Sözleşmesi’ni etkin bir şekilde uygulamaktı. Ancak sözleşme uygulandıktan sonra kadın cinayetleri ya da kadına yönelik şiddet azalıyor mu diye bakılmalıdır. Uygulanmayan bir sözleşme kadın cinayetlerinin artması neden gösterilerek feshedilemez. Kadın cinayetlerindeki artış, ancak sözleşmenin uygulanmaması nedeniyle olur. Çünkü İstanbul Sözleşmesi etkin bir soruşturma ve kovuşturma yapmak yükümlülüğü verir devlete. Her imzacı devlet, ortada bir beyan varsa bunu etkin bir şekilde soruşturmalı, kovuşturmalı, açığa çıkarmalıdır.

Çok sayıda kadın şüpheli bir şekilde ölü bulunuyor. Biz bunu şu şekilde değerlendiriyoruz: Etkin bir soruşturma ve kovuşturma yapılmadığı için katiller öldürdükleri kadının ölümünün üzerini örtebileceklerini düşünüyorlar. Ya da kadının bedenini yakarak ortadan kaldırabileceklerini… İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmaması bu bağlamda katillere cesaret veriyor. Çok rahat üzerini örterim düşüncesi hâkim. Biz bunun örneklerini geçmişte gördük. Şule Çet’te gördük. Nasıl Şule Çet için intihar etti denilmesine, “Hayır, bu bir şüpheli ölümdür ve biz bunu açığa çıkaracağız” diyerek açığa çıkardıysak ya da Aysun Yıldırım’ın kapanan dosyasını açtırdıysak, şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden tüm arkadaşlarımız için de şüpheyi ortadan kaldırmaya yönelik mücadele etmeye devam edeceğiz.

Toplumun büyük bir kesimini (çıkılsın diyen yüzde 7‘ydi, onun da çoğunluğu erkekti) karşılarına alarak tek kişinin rızasıyla, tek gecede bunu feshedebiliyorlarsa aksinin de yapılabileceğini düşünüyoruz. Madem tek imzaya bakıyor, o halde o tek imza bu kararın geri çekilmesine yönelik de atılabilir. Biz mücadele eden kadınlar olarak bunu kesinlikle kabul etmiyoruz. Birçok kadın koruma ya da uzaklaştırma kararı varken öldürülüyor, devlet zaten kadınları korumuyor. Sözleşme varken de korumadı. Yükümlülüğü altındaki kadınları korumadı. İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasıyla kadınlar ciddi anlamda endişe duyuyor. Davasını takip ettiğimiz kadınlar bunun dava sonucuna etki edeceğini düşünüyor, tedirgin oluyorlar ve çok haklılar. Biz İstanbul Sözleşmesi’nin bize verdiği yetkiyle davalara müdahil oluyoruz. O salonlarda kadınları yalnız bırakmayıp bu sürecin eşitlik düzeninde ve kadının durumu göze alınarak değerlendirilerek işletilmesi için mahkeme salonlarında mücadele ediyoruz. İstanbul Sözleşmesi’nin iptalinin mahkeme salonuna etkisini nisan ayında göreceğiz.

 

 

 

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Diğer Haberler

Türkiye’de ekonomik kriz ve yoksulluğun boyutları icra dosyalarına yansıdı. Ocak ayından bugüne 2 milyonun üzerinde yeni icra evrakı açılırken icralık dosya sayısı 21 ...

Atatürk Heykellerine saldırılar artarken, art arda yenilenen sivil ve askeri yönetmelikler ve yönergelerle, çıkarılan Danıştay kararları, ülke gündeminin en başına “Ne...

Yazarlar