Facebook ta paylaştweet leGoogle Plus ile paylaş

Oy alanın da, verenin de ders alacağı bir seçim!

29.6.2018
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır

Ali Naili Erdem, Hikmet Sami Türk, Namık Kemal Zeybek, Ertuğrul Yalçınbayır, Prof Dr. Fevzi Demir, Prof. Dr. Hüsnü Erkan, Prof. Dr. Gülgün Erdoğan Tosun, 24 Haziran seçimini GÖZLEM için analiz ettiler, işte görüşleri…

24 Haziran cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri geride kaldı. Recep Tayyip Erdoğan, ilk turda yeni hükümet sisteminin ilk cumhurbaşkanı seçildi. “Cumhur İttifakı” TBMM'de çoğunluğu elde etti. Peki, Erdoğan ve ittifakın seçimi kazanmasında belirleyici etkenler nelerdi? “Millet İttifakı” neden kaybetti. Ortaya çıkan oy oranı ne anlatıyor?

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bugüne kadar gerek başbakan gerekse de cumhurbaşkanı adayı olarak girdiği seçimler arasında en yüksek oy miktarı ve oranına ulaştı. Erdoğan, oy sayısını 26 milyonun üzerine çıkarmayı ve toplam oyların yüzde 52,6'sını alarak ilk turda seçilmeyi başardı. Erdoğan, 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yüzde 51,79'una denk gelen, 330 bini yurt dışından olmak üzere yaklaşık 21 milyon oy almıştı. 16 Nisan 2017'deki anayasa değişikliği referandumunda, AKP ile MHP’nin destek verdiği ve Erdoğan'ın da kampanya yaptığı "Evet" oyları yüzde 51,4 ile 25 milyonu geçmişti.

AKP, TBMM çoğunluğunu 2. kez kaybetti

Bu seçimlerde AKP, kurulduğu 2001 yılından bu yana katıldığı bir seçimde ikinci kez TBMM’de çoğunluğunu kaybetti. AKP, 7 Haziran 2015 seçimlerinde 18,9 milyonla oyların yüzde 40,9'unu alarak, 258 milletvekili çıkarmış ve Meclis çoğunluğu olan 276 milletvekiline ulaşamamıştı. 1 Kasım 2015 erken seçimde yaklaşık 5 milyon oy artışı ve yüzde 49.5 ile yeniden Meclis çoğunluğunu elde etmişti. İktidar partisi, 24 Haziran’da ise 21 milyon oy alarak, toplam oyların yüzde 42,5'ini kazandı. Bu da 2 milyonluk bir oy kaybına denk geliyor. Ayrıca, TBMM'de de 295 milletvekili ile yeni sistemde salt çoğunluk için gereken 301 milletvekiline ulaşamadı.

MHP kilit parti oldu

Cumhur İttifakı, TBMM'de ancak MHP'nin de sandalyeleri dahil edildiği zaman çoğunluğu elde edebiliyor. Bu durumda MHP'yi kilit parti konumuna taşıyor. MHP oyların yüzde 11,1'ini alarak, 49 milletvekili çıkarıyor. Böylece AKP ile birlikte değerlendirildiğinde, Cumhur İttifakı'nın toplam sandalye sayısı da 344'e ulaşıyor.

Millet İttifakı

Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce, cumhurbaşkanlığı yarışında partisinin milletvekili seçiminde aldığından 4 milyon daha fazla oy aldı. İnce, Türkiye genelinde 15,3 milyon ile oyların yüzde 30,64'ünü aldı. CHP'nin oy sayısı 11,3 milyonda kaldı. CHP'nin oy oranı da yüzde 22,64 oldu.

İnce, tüm illerde CHP'den daha yüksek oy alırken, parti ile aday arasındaki farkın oransal olarak en yüksek olduğu yer de Tunceli oldu. Tunceli'de İnce, CHP'den yüzde 31,8 daha yüksek oy aldı. İkinci sırada da yüzde 15'lik oy farkıyla Iğdır, üçüncü sırada da yüzde 12,71'lik farkla İzmir yer alıyor.  Çanakkale'de İnce oyların yüzde 43,79'unu alarak birinci aday çıkarken, aynı şehirde CHP ise yüzde 33,82 oy ile AKP'nin arkasından ikinci sırada yer aldı. Tunceli'de de İnce, oyların yüzde 58'ini alırken, oy oranı yüzde 26'da kalan CHP de HDP'nin ardından ikinci parti oldu.

 

İYİ Parti ve SP

CHP ile birlikte “Millet İttifakı”nda yer alan İYİ Parti ve Saadet Partisi, Türkiye genelinde yüzde 34'e yakın bir oy oranına ulaştı. CHP'nin ittifak içindeki oy oranı yüzde 66,7 olurken, İYİ Parti yüzde 29 ve SP ise yüzde 4'ün biraz altında kaldı. Bu seçimde oyların yüzde 22,64'ünü alan CHP, 7 Haziran 2015'te yüzde 25, 1, Kasım 2015'te ise yüzde 25,3 oy almıştı. Bu parti, 2011'den bu yana en düşük oy oranını gördü. Seçime ilk kez katılan İYİ Parti, ağırlıklı olarak İç Ege ve kıyı şehirlerinden oy aldı. İYİ Parti Türkiye genelinde yüzde 9,96 ile oy oranı ile ittifak içinde yer almasaydı baraj altında kalacaktı. İYİ Parti’nin meclise gönderdiği milletvekili sayısı 43 oldu. Millet İttifakı'nın bir diğer partisi olan SP ise yüzde 1,35 oy aldı ve meclise vekil gönderemedi.

 

HDP barajı 3. kez geçti

Seçime tek başına katılan HDP barajı geçerek, TBMM'ye girmeye hak kazandı. HDP yüzde 11,7 oyla 67 milletvekili çıkardı. Mecliste 3. parti olan HDP, üçüncü kez yüzde 10’luk barajı geçti. HDP, güneydoğudaki illerin büyük bir bölümünde birinci parti çıkmayı başardı.

  

“YENİ YÖNETİM TÜRKİYEYE NE GETİRECEK, NE GÖTÜRECEK”

Fevzi Demir (Prof. Dr.) - Öncelikle belirtelim ki, GÖZLEM Gazetesinde İttifak yasasının kabul edildiği Mart Ayından bu yana üç yazımda da yasanın anayasaya aykırılıklarına rağmen Anayasa Mahkemesinin ret kararını eleştirmiş; sandıklarda yapılabilecek yolsuzluklara açık yasa hükümlerinin ve uygulamalarının seçimleri şaibeli hale getirebileceğini belirtmiştim. Çok şükür seçimler şaibeli geçmedi. Bir iki olumsuz olay ve yapılan itirazlar da zaten güvenimizi kaybeden Yüksek Seçim Kurulu tarafından adilane sonuçlandırılacaktır ümidindeyiz. Çünkü bu defaki seçimlerde muhalefet partileri ve sivil toplum kuruluşlarının organize bir şekilde sandık “müdafaasında” hazır olmaları ve Yüksek Seçim Kurulu üzerindeki kamuoyu baskısı çok şükür şaibesiz bir seçim yapılması sonucunu doğurmuştur. Temennimiz, bundan böyle Devletimizin gerekli güveni sağlayarak gerçekten “yargı güvencesinde” kamuoyu baskısına gerek kalmadan şaibesiz seçimlere öncülük etmesidir.

Yeni yönetime gelince, öncelikle ülkemizin özellikle anayasal nitelikte hukuki tartışmalardan kurtulamayacağına inanıyoruz. Gerçekten, devletimizin bundan böyle anayasal bir hukuk devleti olduğunu söylemek zor olacak. Daha işin başında Anayasa metnine dahil olan Anayasanın Başlangıç hükümleri arasında “Kuvvetler ayrımı” öngörüldüğü (f.4) ve bunun “Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu” belirtildiği halde, bugüne kadar “başkanlık sistemini” fiilen uygulayan Sayın Cumhurbaşkanının, böyle bir hüküm varmış gibi davranıp davranmadığını okuyucularımın takdirine bırakıyorum.

Bunun gibi, yukarıda belirtilen “Kuvvetler ayrılığına” uygun olarak Anayasada “yasama faaliyeti yasama organı tarafından” (Md.7),“yürütme organı cumhurbaşkanı ve hükümet tarafından” (Md.8),“yargı faaliyeti bağımsız ve tarafsız yargı organı tarafından yerine getirilir” deniliyor. Öncelikle soralım: Yasama bağımsız mı? Soruya devam edelim: Siyasi Partiler kanununda kimin milletvekili olacağına kim karar veriyor? Cevap: kuşkusuz, siyasi parti başkanları. Bu nedenle doğal olarak parlamento çoğunluğunu kazanan parti başkanı (cumhurbaşkanı) da o parlamentoya egemen oluyor. Buna karşılık, ABD gibi gerçek anlamdaki Başkanlık sistemlerinde parlamentolar “ön seçimle” oluşur. Parti başkanı seçimlere müdahale etmez, edemez. Parti üyeleri adayları belirler ve seçer. Bu nedenle başkan adayları parlamento üyelerinden destek almak için ricacı olur. Onlara medyundur. Bağımsız temsilciler meclisi ve senato ile “denet-denge” sistemi böyle kurulur. Türk tipi başkanlık “Cumhurbaşkanlığı” sisteminde ise milletvekilleri kendisini seçen parti başkanı Cumhurbaşkanına medyundur, hatta uygulamada Cumhurbaşkanının “müridi” olurlar. Olmayanlar tasfiye olur. O zaman burada Anayasaya aykırı olarak yasama ve yürütmenin örtüşmesini ve özdeşleşmesini görebiliriz. Zaten yürütme organını da Meclis’in artık etkili denetleme imkânı kalmadığı iyi bilinmektedir.

Yine “kuvvetler ayrılığı” sistemine göre soralım: Yargı bağımsız mı? Her şeyden önce mevcut düzenlemede Anayasa Mahkemesine yargı organlarından seçilen toplam 5 üye, siyasi iktidarı temsil eden yasama ve yürütme organının seçtiği 10 üyenin altında kalmaktadır. Kaldı ki, onların da Cumhurbaşkanının onayını alması gerekir. Bu da “yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı” ilkesi ile bağdaşmadığı gibi, Anayasa Mahkemesinin Anayasa gereği yapması gereken “hukuka uygunluk” denetiminin yerini “siyasete uygunluk” denetiminin alması tehlikesini doğurmaktadır. Unutulmamalıdır ki, “hukuk siyasileşirse felaket olur, siyaset hukukileşirse fazilet olur”. Rejimin de hükümet sisteminin de değişmez teminatı, “yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığıdır”. Bağımsız olmayan yargı zaten tarafsız da olamaz. Bu nedenle, yargı organlarının seçtiği üye sayısı en az 10, siyasi iktidarın seçtiği üye sayısının 5 olarak belirlenmesi uygun olurdu. Son olarak yargı organları içinden seçimin öğretide yapılan eleştirilere rağmen 7’den 5’e indirilmesi, Anayasanın “yargı bağımsızlığı” ve “hukuk devleti” ilkelerine aykırı olduğu gibi, Anayasanın Başlangıç hükümleri (f.4) ile 7,8 ve 9. maddelerinde öngörülen “kuvvetler ayrılığı” ilkesini de kağıt üzerinde bırakmıştır. 

Bizim 1921 ve 1924 Anayasalarında “kuvvetler birliği” vardı. Ama kuvvetler TBMM’de toplanmıştı. Bu nedenle sistem “Meclis Hükümeti” sistemi idi. Yani hükümet tam olarak Meclis’in kontrolündeydi. Hükümet üyeleri onların emrinde idi. Ama şimdi bütün güç “tek adama” verilmiş oluyor. Meclis onun emrinde. Milletvekillerinin hemen hiç önemi yok. Şimdi bir de 600 kişi oldular. Hem de 18 yaşından başlayarak… Nasıl olacak bilemiyorum. Ama sistemin bir benzeri dünyada yok.   Bir zamanlar televizyon ekranlarında bir reklam vardı; ‘kontrolsüz güç, güç değildir’ diye. Bu değişikliklerle Cumhurbaşkanı’na kontrolsüz güç verilmiş oluyor. Bize göre bu da Anayasaya aykırı.

Üstelik Meclis ve Cumhurbaşkanınca atanan üyelerden oluşan Hakimler ve Savcılar Kurulunda da öğretideki eleştirilere rağmen Adalet Bakanı Kurul Başkanlığını hala bırakmamaktadır. Öyle ki, soruşturma yapacak müfettişin belirlenmesinde de onay mercii olarak “son sözü” söyleyecek olan Kurul Başkanı Adalet Bakanı olarak devam etmektedir. Zira müfettişin göreve başlamasının yine Kurulun Başkanının (Adalet Bakanının) “oluruna” bağlanması, zaten atamalarda “coğrafi güvenceden” yoksun hakim ve savcıların yine siyasi baskılara maruz kalarak “mesleki güvenceden” yoksun bırakılması sonucunu doğurmaktadır. Bunun da “yargı bağımsızlığına” gölge düşürmekten ve gittikçe düşen adalete olan güveni sarsmaktan geri kalmayacağı kuşkusuzdur. Üstelik “Kurulun meslekten çıkarma cezasına ilişkin olanlar dışındaki kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamaması” (md.159/10), Anayasa’nın “idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır” (md.125/1) hükmüne aykırı olduğu gibi, “hukuk devleti” ilkesine (md.2) de aykırı olduğu şüphe götürmez.

Nihayet, Yeni getirilen değişikliklerle Cumhurbaşkanı “üst kademe kamu yöneticilerini atar, görevlerine son verir ve bunların atanmalarına ilişkin usul ve esasları Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenler”. Bir başka deyişle, Cumhurbaşkanının yüksek yargı görevlilerinin atamasındaki rolü, “üst kademe kamu yöneticilerine” kadar uzanabilmektedir. Bunun anlamı Cumhurbaşkanının şube müdürlerinden genel müdürlere, müsteşar yardımcılarından müsteşarlara kadar yürütme organının tüm aktörlerine de egemenliğini devam ettireceğidir. Buna karşılık, ABD’de Başkanın atadığı en küçük memurdan en büyüğüne ve ömür boyu görev yapan yüksek yargı mensuplarına kadar mutlaka Senato’nun onayı aranır. Bizde ise denetimden uzak bunca iş karşısında, “Cumhurbaşkanına Allah kolaylık versin” demekten başka bir şey düşünemiyorum. Özellikle yapılacak atamalarda “liyakat esasına” göre değil, “sadakat esasına” göre işlem yapılacağı anlaşılıyor. Buradaki en büyük handikap ve tehlike, kendi konumu gereği aynı zamanda siyasi parti başkanı olması… Kaldı ki, “tarafsız” Cumhurbaşkanının “parti üyesi” olması da ayrıca Anayasaya aykırıdır. Daha önceki “partisiyle ilişkisi kesilir” hükmünün kaldırılmış olması, yemin metnindeki “tarafsız” hükmü orada durduğu sürece, parti üyeliğine engeldir. Bu nedenle, parti üyeliğini bırakmayacak ve “tarafsız” olamayacak isek, yemin metnindeki “tarafsız” hükmünün de kaldırılması Anayasaya aykırılığı engellemek bakımından uygun olurdu.

Görüldüğü gibi, yapılan anayasa değişikliklerini neresinden tutarsanız tutun, Anayasaya aykırılık oluşturmaktadır. Anayasa değişiklikleri Anayasanın temel ilkeleri ile uyumlu değildir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde hukuki tartışmalar arasında “anayasaya aykırılık” tartışmaları eksik olmayacaktır. Bu durumda “hukuk devleti” ilkesinden ayrılarak “keyfi” yönetime kaymak her zaman mümkündür. Çünkü, “keyfi” yönetimin önünde engel bulunmamaktadır. Anayasa literatüründe de “keyfi” yönetimler, “istibdat”, “despot”, “baskıcı”, “otoriter” ve “dikta” rejimleri olarak nitelenir. Ünlü Fransız siyaset bilimci Maurice Duverger “yarı başkanlık” sisteminde bile başkanları “seçilmiş krallar” olarak nitelendirmiştir.

 

“YENİ HÜKÜMET SİSTEMİNİ HAYATA GEÇİREN İLK SEÇİM”

Gülgün Erdoğan Tosun (Prof. Dr.) – Türkiye’nin siyasal hayatında tarihsel öneme sahip seçimlerinden birini daha geride bıraktık. 24 Haziran seçimlerinin en önemli niteliklerinden biri, 16 Nisan referandumunda kabul edilen hükümet sistemi değişikliğini hayata geçiren ilk seçim olmasıdır. Parlamenter sistemden başkanlık sisteminden esinlenilmiş yeni bir sisteme geçilmiştir. 24 Haziran’da seçilen Cumhurbaşkanı, Türkiye tipi cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde yürütmenin başı olarak seçilmiştir. Yeni oluşan parlamento ise öngörülen yeni sistemin yasama organıdır. İkinci önemli nokta, seçimlerde kurulan ittifaklar ve sonuçlarıdır. Özellikle parlamentonun oluşumuna yönelik olarak partiler arasında kurulan ittifakların en önemli sonucu seçim yasamızda yer alan %10’luk seçim barajına ilişkin hükmü fiilen hükümsüz hale gelmiş olmasıdır. Parlamentodaki sandalyelerin belirlenmesine yönelik olarak oluşturulan ittifaklardan Ak Parti ile MHP arasındaki Cumhur İttifakı ile CHP, sisteme yeni dahil olan İyi Parti ve Saadet Partisi arasındaki Millet İttifakı arasındaki en önemli farklılık Cumhur İttifakının Cumhurbaşkanlığı seçimlerine tek aday ile katılırken, Millet İttifakı içindeki partilerin her birinin kendi adayı ile katılmış olmasıdır. Bunların dışında hiçbir ittifak içinde yer almayan HDP ve Vatan Partisi de kendi adayları ile Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmışlar, bu partiler dışında Hüda-Par sadece parlamento seçimlerine katılmıştır.

24 Haziran 2018 seçimlerine ilişkin dikkat çeken konulardan biri İttifakların kendi stratejileri dikkate alındığında her iki ittifakın da başarılı olduğudur. Cumhur İttifakı’nın an stratejisi sadece %10 barajını aşma stratejisi değildi. İttifak içinde yer alan Ak Parti ve MHP iki ayrı aday yerine tek adayla Cumhurbaşkanlığı seçimine katılmıştır. Tek aday stratejisi Cumhurbaşkanlığı seçimini ilk turda ortak aday olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ikinci tura kalmadan seçilmiş olmasıyla başarıya ulaşmıştır. Seçim süresince en fazla konuşulan konulardan biri olan Cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci turda mı, yoksa ikinci turda mı seçileceği konusu bu stratejiyle kolayca çözülmüş oldu.

Millet İttifakı’nı oluşturan partilerin Cumhurbaşkanlığı seçimine yönelik stratejileri ilk turda kendi adaylarıyla seçime katılmak, ikinci tura ittifak içinden hangi partinin adayı kalırsa onu desteklemek yönündeydi. Ancak Cumhur İttifakı’nın “tek turda tek adayla seçimden galip çıkma” stratejisinin başarısı ikinci tura gerek bırakmamıştır. Millet İttifakı’nı oluşturan partilerin parlamentoya yönelik ittifak stratejisi ise yüksek olan seçim barajını aşarak parlamentoya temsilci sokmak ve parlamentoda partilerin adil temsilini sağlamaktı. Millet İttifakı içinde yer alan partilerden sadece oy oranı oldukça düşük olan Saadet Partisi seçim barajı engelinden bağımsız olarak almış olduğu%1,3 oy oranıyla hiçbir seçim çevresinde milletvekili seçilmek için yeterli çoğunluğa ulaşamadığı için milletvekili çıkaramamıştır.

İlk kez bu seçimlerde parlamentodaki sandalye sayısı 550’den 600’e çıkarılmıştır. Yeni meclis aritmetiğine göre toplantı yeter sayısı 200, karar yeter sayısı 151, anayasa değişikliği yeter sayısı 400, anayasa değişikliklerini referanduma sunabilmek ve erken seçim kararı alabilmek için gerekli oy sayısı ise 360 olacaktır. Bu aritmetiğe göre çalışacak 600 sandalyeli Parlamentonun belirlendiği seçimlerde, resmi olmayan kesin sonuçlara göre Ak Parti %42,6 ile 295, CHP %22,6 ile 146, HDP %11,7 ile 67, MHP %11,1 ile 49,İyi Parti %10 ile 43 sandalyeye sahip olmuştur. Milletvekili seçimiyle ilgili olarak baraja karşı yapılan ittifaklar içinde yer alan partilerden sadece Saadet Partisi %1,3 oy oranıyla milletvekili çıkaramamıştır.

Sonuçta bugün karşımızda duran parlamento görünümü 7 Haziran 2015 seçimlerine göre daha parçalı bir yapı arz etmektedir. 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasındaki 550 sandalyeli parlamentoda Ak Parti ve MHP’nin toplam milletvekili sayısı 338’di. Bugün 600 sandalyeli parlamentoda Cumhur İttifakı’nın toplam milletvekili sayısı 344’dür. Millet İttifakı’nı ve ittifak dışındaki HDP’yi muhalif blok olarak değerlendirirsek, 7 Haziran 2015’de muhalefetin sandalye sayısı 212 iken, bugün 600 sandalyeli parlamentoda bu sayı 256’ya yükselmiştir. Parlamento aritmetiğinin bize verdiği bilgiler ışığında, yeni hükümet sisteminin yasama ve yürütme organlarını belirleyen 24 Haziran 2018 seçimleri yürütme ayağı güçlü bir yapıyı karşımıza çıkarırken, yasama ayağında parlamento içinde parçalı bir yapıyı ortaya çıkarmıştır. Parçalı parlamento yapısının yasama performansı yeni sistemin temel başarı kriterlerinden biri olacaktır. Önümüzdeki süreçte Türkiye’yi bekleyen en önemli işlerden olan yürütme organını biçimlendirecek kamu yönetimini yeniden biçimlendirecek yasaların yapılması sürecinde daha çok müzakere ve uzlaşmaya ihtiyaç duyulacağı açıktır. Ayrıca OHAL koşullarında gidilen seçimlerin ardından toplumdaki en önemli beklenti gündelik hayatın ve siyasal hayatın “normalleştirilmesi”dir.

 

 

“CUMHUR İTTİFAKI’NIN İTİCİ GÜCÜ, SİYASİ İSLAM’DIR”

Ali Naili Erdem (Eski Milli Eğitim Bakanı) - 24 Haziran seçimlerine baktığımızda Cumhur İttifakı tek adamlığı, Millet İttifakı parlamenter sistemi hedeflemiştir. Millet İttifakı’nın içerisinde olan partiler cumhurbaşkanı oldukları takdirde parlamenter sisteme geçileceğini açıkça deklare ettiler. Ama Cumhur İttifakı içinde ne Cumhurbaşkanı Erdoğan ne de Devlet Bahçeli parlamenter nizama geçeceklerini söylemediler. Bu duruma baktığımızda halkın parlamenter sistemi değil ‘tek adam’ rejimini tercih ettiğini görüyoruz. Nitekim bazı iş adamları bu duruma vatandaş istikrarı benimsedi şeklinde yaklaşıyor tek adam idaresini istikrar olarak tanımlıyorlar. Benim için ise demokrasi özgürlük rejimidir ve batı kültürüne uygun yaşamadır. Bu ortaya konulan görüşler ışığında Cumhur İttifakı içerisinde olanlar Gazi’nin ortaya koydukları veyahut cumhuriyetin kuruluşunda ortaya konan ilkeleri benimsemek yerine Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ortaya koymuş olduğu siyasi görüşü benimsemiştir.

O siyasi görüşün içerisine dikkatli baktığımızda içerisinde Siyasi İslam vardır. Cumhur İttifakı’nın itici gücü, oy toparlayan unsuru Siyasi İslam’dır. Eğer vatandaş İslam’ı siyasi olmayan şekliyle benimsemiş olsaydı, Saadet Partisi’ne de İYİ Parti’ye de aynı şekilde oy verilebilirdi ancak verilmedi. Cumhur İttifakı, Siyasi İslam’ı fevkalade iyi kullanmak suretiyle bu sonucun alınmasını sağladı. Açıklamalara baktığımızda Çorum’da, Yozgat’ta, Rize’de, Ordu’da, Giresun’da Balıkesir’de Cumhur İttifakı’nın kazandığını görüyoruz. Oysa burada yaşayan, burada oylarını kullananların hepsi mesleklerinin ızdırabı içerisinde olan insanlar. Kimisi tütünden, kimisi fındıktan, kimisi mazottan şikayetçi ancak bu şikayetçi olanlar, yollara dökülenler, biz aç kaldık susuz kaldık diyenler oylarını yine Cumhur İttifakı’na vermişlerdir. Burada ölçü belirttiğim gibi Siyasi İslam’dır. Yani İslam ve Kur’an oy potansiyeli olarak kullanılmıştır. Umuyorum ki Türkiye önümüzdeki günlerde cumhuriyetin kuruluşundaki hedeflediklerini hiçbir zaman unutmadan; çağdaş, özgür, hukuka uygun, adil bir ülke olma yolundaki kararından vazgeçmez.

  

“DEMOKRASİ SANDIKTAN İBARET DEĞİLDİR”

Ertuğrul Yalçınbayır (Eski Başbakan Yardımcısı) -  Devletin oluşumuna baktığımızda yasama, yürütme ve yargıdan oluştuğunu görürüz. Bu özerk kurumlara bir kişi hakim oluyorsa, o kişinin talimatı doğrultusunda hareket etmeyi ön gören bir anlayış varsa;  bu anlayış o ülkeyi çok zor durumda bırakır. Halk seçimler döneminde yeterince bilgilendirilmediği gibi birçok şey de karartılmıştır. Bu karartma yasama, yürütme ve yargının kötü yönetimine yol açmaktadır. Bu Türkiye’nin geleceği için son derece tehlikelidir. Demokrasi sadece sandıktan ibaret değildir sadece sandık görev verir ama bu görevin hukuka uygun olarak yapılıp yapılmadığını denetlemek de bir sistemin gereğidir. Şuanda ülkenin gündeminde ne af ne de bedelli askerlik yok sadece oy için çalışıyorlar. Türkiye’nin gerçek gündemini ne olup bittiği değil, oy teminine yönelik tutum ve davranışlar belirliyor. Bu seçim değildir. Şüphesiz ki demokrasi seçilenin seçilmişliğine saygıdır ama seçilen belediye başkanını görevden alan, belediye başkanının zorla istifa etmesini sağlayan bir anlayışa eğer bu halk oy veriyorsa ve adına demokrasi diyorsa bu ayıplı demokrasidir. Burada hem seçilmişi görevden alan hem görevden almaya bu yolla izin veren seçmenin tutum ve davranışları sorgulanmalıdır. Demokrasinin en önemli niteliği değiştirme gücüyse bunu demokratik yollarla yapacağız. Söyleyerek, konuşarak, ikna ederek.  Ama konuşmaları engellemek, şiddet içeren sözler, korkutan tutum ve davranışlar demokratik davranışlar değildir. Türkiye’yi yeniden yapılanıyor yeniden yapılanma da özgürce konuları tartışmak lazım.

 

 

“CUMHUR İTTİFAKI BAHÇELİ’NİN KOLTUĞU İÇİN KURULDU”

Namık Kemal Zeybek (Eski Kültür Bakanı) - Millet İttifakı Cumhur İttifakı’na karşılık olarak CHP, Saadet Partisi, İYİ Parti ve DSP tarafından baraj problemini ortadan kaldırmak için yapıldı. Ancak bu ittifak DSP’nin baraj problemini çözmedi. Kılıçdaroğlu baraj problemini ortadan kaldırdık diyor eğer kalktıysa DSP ve Saadet Partisi listelerinden en azından birkaç milletvekili çıkması gerekirdi. Böylelikle bu partilerin sorununun yalnızca baraj altında kalmak olmadığı anlaşıldı. Bu partiler ittifak kurmak yerine bazısı İYİ Parti’den bazısı CHP’den seçime girseler yine bu sonuç alınacakmış.

İYİ Parti, ittifaka CHP yerine sadece Saadet Partisi ile girseydi belki daha iyi bir netice alınabilirdi. Çünkü Türkiye’de çok anlamı, derinliği olmayan ama seçmen nezdinde bir gerçeklik olan sol sağ kavramları vardır bunlar içi boş kavramlardır. Meral Akşener’in ‘Biz merkez sağdaki boşluğu doldurduk’ sözünün anlamı yoktur. Dolayısıyla sağ olarak adlandırılan seçmende CHP’ye karşı bir tepki var bu nedenle kurulan bu ittifak kimseye bir hayır getirmedi. Sadece DSP ve Saadet Partisi’nin meclise girmesini sağladı.

Millet ittifakı zaten adına Cumhur İttifakı denilen AKP-MHP’ye karşı kurulmuş bir ittifaktı. Cumhur İttifakı Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesi ve Devlet Bahçeli’nin aşık olduğu koltuğunu koruması için kurulmuş bir ittifaktı. AKP kendisine sayıp söven Devlet Bahçeli’ye taktik sebeplerle sahip çıktılar. Devlet organlarını harekete geçirdiler ve Bahçeli’nin koltuğunu kaybetmesini önlediler. Böylece MHP tehlike olmaktan çıktı ve derin bir minnet duygusuyla Türkiye’yi bu ucube sisteme, padişahların bile sahip olmadığı yetkileri bir kişiye veren sisteme sokacak adımı attı.

 

 

“MİLLET İTİFAKI İYİ PARTİYE YARADI”

Hikmet Sami Türk (Eski Adalet Bakanı) – Bu ittifaklar yüzde 10 barajını kaldırmayıp, barajı aşma olanağı getirmek düşüncesiyle kabul edildi. Bu açıdan baktığımız zaman ittifaklar son seçimde önemliydi. Cumhur ittifakı, yüzde 53,66 oranında oy almışlar ve 344 vekil çıkarmışlar. Oy oranlarına baktığımızda her iki partinin de zaten barajı aştığını görüyoruz. Millet İttifakı ise yüzde 33,94 ve 189 vekil çıkarmış. Partilerin tek tek oylarına bakıldığında İYİ Parti’nin yüzde 9,96 oy aldığını görüyoruz. Bu demektir ki eğer ittifak içinde olmasaydı baraj altında kalacaktı ve Meclis dışında kalacaktı. İttifakların partilere fayda getirdiğini görüyoruz. Aynı ittifak içerisinde yer alan Saadet Partisi’nin oy oranı yüzde 1,64 ve hiç milletvekili çıkaramıyor. SP’den 6 aday CHP listelerinden seçime girdi ancak son gelen yurtdışı oylarıyla birlikte 2 vekil çıkarabildi. İttifak dışında kalan HDP yüzde 11.70 ile 67 vekil çıkardı. Bu sistem ile birlikte başarılı sayılabilecek partilerin başında İYİ Parti geliyor. Kuruluşunun üzerinden bir yıl bile geçmeden katıldığı ilk seçimde yüzde 9,96 oy oranıyla parlamentoda grup kurabilecek bir çoğunluk yakalıyor. Böylece ittifak sisteminin somut bir yararı İYİ Parti örneğinde görülmüş oluyor. HDP’nin oy oranı anlaşıldığı kadarıyla diğer partilerden özellikle CHP seçmeninden baraj altında kalmaması için oy aldığı görülüyor. Bunun temelindeki hesap hem HDP’nin TBMM’de temsil edilmesini sağlamak hem de özellikle HDP’nin etkili olduğu doğu güney doğu illerinde AKP’nin fazla milletvekili çıkarmasını önlemek. Yani AKP’nin oralardaki oy oranını düşürmek. Bu açıdan baktığınız zaman o hesap tutmuştur. Ama CHP önceki seçimle karşılaştırıldığı zaman önemli bir oy kaybına uğramıştır. Önceki seçimden bu seçime yüzde 3 puanlık bir düşüş yaşamıştır. HDP’nin temsil edilmesi çok önemli ancak haklı bir temsil için dışarıdan böyle destekle değil kendi oy potansiyeliyle kendi seçmeninin oyu ile gelmesi gerekir.

 İYİ Parti’ye gelen oylara baktığımızda gelecek oyları MHP’den beklemişti ancak MHP’de beklenen düşüş yaşanmadı. O halde CHP’den baraj altı kalmaması için gelen oylar vardır. Hatta bu oyların bir kısmını AKP’den de aldığı söylenebilir.

Millet ittifakının İYİ Parti’ye yararı oldu. Eğer seçime tek başına girseydi barajı aşamayacaktı ve milletvekili çıkaramayacaktı. Bu ittifaktan yararlanan İYİ Parti oldu. Millet İttifakı toplumda beklediği tepkiyi buldu.

 

 

“SEÇİMİN ŞİFRESİ: DİRENİŞ KİMLİKLERİ”

Hüsnü Erkan (Prof. Dr.) – Muhafazakar sağın sürekli seçim başarısı çoğu insan için açıklanması zor gözüküyor. Oysa Türkiye ve Dünyada yaşanan süreçlerin yakından analizi ile bunu açıklayabiliriz. Türkiye’nin 1980 sonrası nabzı artık kentlerde atıyor. Ekonomik koşullar ve terör kökenli göç olgusu nüfusun kentlere sağlıksız yığılmasına yol açtı. Kent varoşlarında yaşayan insanlar artık ne köylü, ne de tam kent kültürü içinde yaşıyor.  Diğer yandan tüm Dünyada yine 1980 sonrasında bilişim teknolojilerinin yarattığı hızlı toplumsal alt üst oluş süreçleri her ülkede günlük yaşam ve siyaseti her düzeyde değiştirdi. Sanayi toplumunun ekonomi kökenli makro ideolojileri ikinci plana itildi. Bu boşluğu kültürel algı değerleri doldurdu. Kendini hızlı değişimlerin ve farklı kültürel algı değerlerinin tehdit bombardımanı içinde hisseden sosyal kesimler tüm ülkelerde yeni bir kimlik ve algı arayışına yöneldi. Bu kimlik arayışı, savunmacı ve dayanışmacı bir direniş kimliği olarak şekillendi. Her zor dönemde olduğu gibi kitleler muhafazakar ideolojilere yönelerek, geleneksel değerlere yeni anlamlar yükleyip siyasallaşırlar. Sonradan kentli olanlar özellikle kendine ters gelen kentli burjuva kültürü ve bilgi çağı değerlerinin yerine, geleneksel kültürünün uzantısı içinde,  farklı bir platformda,  farklı bir kültür ortamı içinde kendi siyasal kimliğini buldu. Bu kimlik bir yönü ile hem bir direniş kimliği, hem de kentsel nüfusta yüzde 70-80 pay ile yeni bir sosyal-ekonomik ve de politik platformlarda ağırlıklı bir kesim. Bu yeni direniş kimliğinde Anadolu kadının baş örtüsü, yeni bir metafor özelliği kazanıp, türbana dönüştü ve Siyasal İslam’ın sembolü oldu. Başlangıçta özgürlük sembolü olarak ortaya konurken, dayanışmacı direniş kimliğinin iktidar olması ile bu kesimler için avantaj yaratan bir sembol oldu.  Direniş kimliğinin bir diğer ayağı, muhafazakar milliyetçilik oldu. Bu seçimde bu iki direniş kimliği ittifak yaparak çoğunluk sağladı. Çoğunluğu kent varoşlarında yaşayan bu kesimlerin öncelikli beklentileri, yaşam koşullarının iyileştirilmesi olarak, yol, ulaşım, temel ihtiyaçlar, iş ve aş bulmak ile gecekondu yerine modern apartmanlara kavuşmaktır. Siyasi iktidarla bütünleşip, aidiyet kazanma ötesinde, hem ekonomik hem de güçlüden yana olmanın manevi tatmin duygusu içinde kendini kandırıyor. Bu nedenle kendi dayanışma ve direniş kimliklerinin katı ve tavizsiz savunucuları konumundalar.

Geleneksel kökenden gelen direniş kimlikleri, savunmacı ve dayanışmacı kültür değerleri olarak, özünde inanç değerlerine dayanır. İnançlar kolayca mutlaklaştıkları için, neredeyse ölümüne savunulan değerler durumuna dönüşebilirler.  Ancak karşıt kimliklerin oluşumuna da davetiye çıkarırlar. Örneğin Türkiye’de muhafazakar-milliyetçi kimliğin,  karşıt muhafazakar ve geleneksel kimlik arayışı olarak “Kürt kimlik” arayışını tetikleyici rol oynadığı düşünülebilir.   Özellikle, çağın ve uygarlığın üst evrensel değerlerine kendini kapalı tutan direniş kimlikleri, kolayca yasallık dışına, baskıcı olmaya ve hatta teröre yönelebilir. Bunun iki açık örneği PKK ve FETÖ örgütlenmeleridir. Zira savundukları kültür değerlerinin mutlaklaşması ve katı ideolojik- politik içeriğe bürünmesi yanında ekonomik ve kapalı siyasi örgütlere dönüşmeleri  yaşanan sonuçları doğurdu..

Hızlı ve plansız kentleşme ile bilgi çağının meydan okumaları karşısında yeni kimlik arayışı ve direniş kimliği olarak feminizm ve çevrecilik gibi yeni direniş kimlikleri de bulunuyor. Sağlıklı ve yeni bir toplum düzeninin kurulması, bu direniş kimliklerinin kendi içinde evrim ve değişime açık olması ile gerçekleşir. Tehlikeli olan direniş kimliğinin kendini kapalı ve mutlak kültürel bir yapıya hapsetmesidir. Zira bu durum toplumda yarattığı ötekileşme nedeni ile toplumsal kutuplaşmaya yol açar. Sağlıklı çözüm, yerel ve kapalı grup değerleri yerine; değişim, yenilenmeye, esnekliğe, uzlaşmaya, çoğulculuğa, çağın ve bilimin rotasına uygun, ilke, kural üst ve evrensel değerlere açık olmaya bağlıdır. Zira sağlıklı gelecek için direniş kimlikleri, açık toplum ve açık kültür değerleri içinde, direniş kimliği özelliğini;  katılımcı proje kimliği özeliğine dönüştürebilmesine bağlı bulunuyor.

(GİZEM AY)

Her türlü hakkı saklıdır.

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Adınız *

Yorum Yaz

yükleniyor...

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Diğer Haberler

EGSD Yönetim Kurulu Başkanı Atınç Abay, konuk olduğu Gözlem Gazetesi Yayın Kurulu Toplantısında Türk şirketlerinin mevcut ekonomik darboğazdan çıkış sürecini iyi yönet...

Gözlem, “Atatürk Düşmanlığının yaygınlaştırılmaya çalışıldığı” bir dönemde Ali Erbaş’ın, Mısıroğlu’nu ziyaretinin arka planını araştırdı ve uzmanlara sordu, işte cevap...

TÜSİAD, “Kalkınmayı esas alan bir perspektifle serbest piyasa ilkelerinden taviz vermeden, ekonomimizi yeniden ayağa kaldırmamız gerekiyor. Bunun yolu en başta şeffaf,...

GÖZLEM öğrencileri bile isyan ettiren olayları ve “Milli Eğitimin yarınını” uzmanlara ordu, işte cevapları…

2015’de yapılan kapsamlı anlaşmadan çekilen ABD’nin İran’a yönelik yeni yaptırımları, üçüncü ülke ve şirketleri de kapsayacak şekilde uygulamaya kondu. Ham petrolünün ...

Gözlem’e konuşan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, hizmette devamlılığa vurgu yaparak “Biz bilim ne diyorsa onu yaptık. Gelecek başkan da bu anlayışı de...

TÜFE’nin alt kalemlerinden ev eşyası grubunda yüzde 38, ulaştırmada yüzde 32; gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 31,5 ve konutta yüzde 25,72 artış gerçekleşti. Yılbaşı...

Yazarlar
Website Security Test