ABD’de 2026 ara seçimlerinin geride kalması ve Kongre’nin her iki kanadının da muhalefete geçmesi, Washington’da Beyaz Saray’ı iç politikada hareket edemez kılan klasik bir “topal ördek” (lame duck) dönemi başlattı. Ancak Amerikan yönetiminin içeride kilitlenmesi, Atlantik’in bu tarafındaki müttefikleri için geçici bir rahatlamadan ziyade, stratejik bir yüzleşmeyi beraberinde getiriyor: Savunma sanayinde dışa bağımlılık ne kadar sürdürülebilir?
Bu soruya verilen yanıtlar; II. Dünya Savaşı sonrasından bu yana “bağımsızlık” iddiasını taşıyan Fransa ile son çeyrek asırda savunma sanayini radikal bir dönüşümden geçiren Türkiye arasında son derece öğretici bir karşılaştırma sunuyor. 2027 Fransa yarı başkanlık seçimleri ve 2028 Türkiye Cumhurbaşkanlığı seçimleri eşiğinde, iki ülkenin savunma özerkliği vizyonları küresel dengeleri yeniden şekillendiriyor.
1. Fransa’nın “Yarım” özerkliği
Fransa, Charles de Gaulle’den bu yana kendisini NATO ve ABD ekseninden görece bağımsız tutmaya çalışan tek ana akım Avrupalı aktör oldu. Ancak Fransa’nın stratejik özerklik vizyonu, iki temel duvara çarpmaktadır: Teknolojik ve Endüstriyel Bağımlılık: Fransa yüksek havacılık ve nükleer teknolojide lider olsa da, Avrupa savunma sanayi bileşenleri ve mühimmat tedarik zincirinde hâlen dolaylı olarak Amerikan lisanslarına ve fırlatma sistemlerine tabidir.
AB Şemsiyesinin Hantallığı: Fransa, özerkliği “Avrupa Savunma Birliği” çatısı altında aramakta; ancak Berlin başta olmak üzere diğer Avrupa başkentlerinin Amerikan güvenlik şemsiyesinden (F-35, Patriot) vazgeçmek istememesi nedeniyle Paris’in hamleleri teoride kalmaktadır. ABD’de yaşanabilecek siyasi kilitlenmeler Fransa’ya “kendi başının çaresine bakma” ikazında bulunsa da, Fransız siyasi aktörleri bu özerkliği ulusal bir hamleden ziyade hantal bir AB bürokrasisi üzerinden finanse etmeye çalışmanın sıkıntısını yaşamaktadır.
2. Türkiye’nin “Zorunluluktan doğan” özerklik modeli
Fransa ile karşılaştırıldığında Türkiye’nin hikâyesi bir lüks veya teorik tercih değil, jeopolitik bir zorunluluk olarak şekillenmiştir. Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası ambargolarla başlayan süreç, son on yılda F-35 programından çıkarılma, CAATSA yaptırımları ve kısıtlamalarla zirveye ulaşmıştır.
Bu durum, Türkiye’yi savunma sanayinde yerlilik oranını %20’lerden %80’lerin üzerine çıkaran (KAAN, SİHA/İHA ekosistemi, TCG Anadolu, yerli hava savunma projeleri) eşsiz bir model yaratmaya zorlamıştır.
Türkiye modelini Fransa’dan ayıran ana unsur; Türkiye’nin savunma özerkliğini bir başka bölgesel bloğa (AB vb.) ihale etmeyip, doğrudan kendi yerli sanayi ve TSK ihtiyaçları üzerinden “küresel bir ihracat aktörüne” dönüştürmüş olmasıdır.
3. Sandığına doğru adayların doktrin ayrışması
Türkiye 2028 Cumhurbaşkanlığı Seçimlerine doğru ilerlerken, savunma sanayii ve stratejik özerklik konusu siyasi partiler arasında bir çatışma ekseni olmaktan çıkmış, yöntem ve yönetim vizyonu ayrışmasına dönüşmüştür. Fransa’da adaylar “NATO mu, Avrupa mı?” sorusunu tartışırken; Türkiye’deki adayların konumu şu iki ana parametrede şekillenmektedir:
A. Cumhur İttifakı çizgisi
Vizyon: Savunma özerkliği, devletin bekası ve liderliğin siyasi iradesiyle eş değer tutulur. Projelerin başarısı, hızlı karar alma mekanizmalarına ve stratejik otonomiye bağlanır.
Dış Politika: NATO üyeliği korunurken, BRICS, Türk Devletleri Teşkilatı ve Küresel Güney ile esnek, çok kutuplu angajmanlar yürütülür. Savunma ihracatı (2028 hedefi 10 milyar doların üzeri) bir dış politika kaldıracı olarak kullanılır.
B. Muhalefet Çizgisi (Yeni Parti ve Merkez Aktörler): “Devlet Aklı, Liyakat ve Kurumsal Özerklik”
Vizyon: Millî projelerin (SİHA, KAAN, Altay vb.) bir partinin değil, “devletin ve milletin ortak malı” olduğu vurgulanır. Vurgu; projeleri durdurmak değil, Savunma Sanayi Başkanlığı (SSB), TAI, ASELSAN gibi kurumları liyakat esaslı ve siyaset üstü bir yapıya kavuşturmaktır.
Dış Politika: Yerli savunma kapasitesi, Batı (NATO/AB) ile müzakerelerde Türkiye’nin masadaki caydırıcılığını ve elini güçlendiren bir stratejik koz olarak değerlendirilir. Ekosistemin KOBİ’lere ve akademiye yayılması hedeflenir.
Sonuç: Siyasi irade farklı, hedef aynı
ABD’deki siyasi dalgalanmalar ve Trump dönemiyle belirginleşen “öngörülemezlik”, küresel siyasette stratejik özerkliğin bir lüks değil, ulusal hayatta kalma şartı olduğunu kanıtlamıştır. Fransa, bu özerkliği AB’nin hantal mekanizmaları içinde ararken zaman kaybetmekte; Türkiye ise edindiği saha tecrübesi ve üretim kapasitesiyle oyunu değiştiren bir güç olarak öne çıkmaktadır. 2028 Türkiye seçimlerinde sandıktan kim çıkarsa çıksın, Türk savunma sanayinin ana yönü değişmeyecektir. Seçmenin önündeki temel soru, bu özerkliğin hangi kurumsal mimariyle ve nasıl bir dış politika dengesiyle sürdürüleceği olacaktır.
Atlantik’in iki yakasında “Stratejik özerklik”
Atlantik’in iki yakasında “Stratejik özerklik”
Paylaş: