Kiev ile Washington arasında yaşanan son gerilim, yalnızca iki devlet başkanı arasındaki siyasi anlaşmazlık değildir. Bu çatışma, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Batı güvenlik düzeninin ne ölçüde değişmekte olduğunu gösteren önemli bir gelişmedir. Daha da önemlisi, Avrupa'nın kendi geleceği hakkında karar verme gücünü sorgulamasına yol açmaktadır.
Avrupalı liderlerin Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenski'ye verdikleri destek, ilk bakışta Ukrayna'nın egemenliğini savunma iradesi olarak görülebilir. Ancak bu dayanışmanın arkasında çok daha derin bir kaygı bulunmaktadır: Avrupa, kendi kıtasında yaşanan savaşın geleceğinin Washington ile Moskova arasındaki pazarlıklarla belirlenmesinden endişe etmektedir.
Trump yönetiminin Ukrayna'ya yaklaşımı, Rusya ile ilişkilerde izlediği politika ve Avrupa'nın güvenliğine ilişkin açıklamaları, transatlantik ilişkilerdeki güven sorununu büyütmektedir. Avrupa'nın karşı karşıya kaldığı çelişki açıktır: Ukrayna'nın bağımsızlığını savunmak istiyor fakat bu bağımsızlığı korumak için hâlâ büyük ölçüde Amerikan askeri gücüne ihtiyaç duyuyor. Avrupa'nın siyasi iradesi ile askeri kapasitesi arasındaki mesafe, bugünkü krizin temel sorunudur.
Avrupa'nın uyanışı mı, çaresizliği mi?
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'nın güvenliği, büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri'nin askeri ve siyasi güvencesine dayandı. Soğuk Savaş boyunca bu düzen sürdü. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra da Avrupa, güvenliğinin temel dayanağı olarak NATO'yu ve Amerikan askeri varlığını görmeye devam etti.
Bugün ise farklı bir gerçekle karşı karşıyadır.
Amerika'nın ulusal çıkarları ile Avrupa'nın güvenlik öncelikleri her zaman örtüşmemektedir. Üstelik Washington'daki yönetim değişiklikleri, Avrupa'nın güvenliğini doğrudan etkileyebilmektedir. Bu nedenle Avrupalı liderlerin Zelenski'ye verdikleri destek yalnızca Ukrayna ile dayanışma değildir; aynı zamanda Avrupa'nın kendi güvenliğini belirleme hakkına sahip çıkma arayışıdır.
Ancak açıklamalarla stratejik bağımsızlık kazanılmıyor. Ortak savunma politikası, askeri üretim kapasitesi, istihbarat paylaşımı ve siyasi karar alma mekanizmaları güçlendirilmeden Avrupa'nın bağımsız bir güvenlik aktörüne dönüşmesi kolay değildir. Avrupa artık Amerika'ya güvenmenin yeterli olmadığını görüyor fakat Amerika olmadan kendi güvenliğini sağlayabilecek durumda da değil.
Peki Türkiye bu tablonun neresinde?
Asıl üzerinde düşünmemiz gereken soru budur. Türkiye, Avrupa'nın güvenlik mimarisinin dışında düşünülebilecek bir ülke değildir. NATO'nun önemli askeri güçlerinden biridir. Karadeniz'deki stratejik konumu, Boğazlar üzerindeki Montrö Sözleşmesi'nden kaynaklanan sorumlulukları, gelişen savunma sanayisi ve bölgesel diplomasi deneyimiyle Avrupa güvenliğinin vazgeçilmez aktörleri arasındadır.
Rusya-Ukrayna Savaşı'nda izlediği denge politikası, tahıl koridoru girişimindeki rolü ve taraflarla görüşme kanallarını açık tutabilmesi, Türkiye'nin diplomatik kapasitesini de göstermiştir. Avrupa'nın Amerikan güvenlik şemsiyesine bağımlılığını azaltma arayışı, Türkiye açısından yeni fırsatlar yaratabilir. Avrupa savunma sanayisiyle ortak üretim, askeri teknoloji geliştirme, Karadeniz güvenliği ve bölgesel kriz yönetimi bu fırsatların başında gelmektedir. Fakat burada önemli bir tehlike de bulunmaktadır.
Her zaman söylediğim gibi: Türkiye, Avrupa'nın güvenliğine katkıda bulunan fakat Avrupa'nın siyasi karar mekanizmalarının dışında tutulan bir ülke konumuna da razı olmamalıdır. Avrupa, Türkiye'nin askeri gücüne ihtiyaç duyarken Türkiye'yi siyasi ortaklığın dışında bırakırsa bu ilişki eşitlik temelinde gelişemez. Türkiye de Avrupa ile ilişkilerini yalnızca askeri ve ekonomik çıkarlar üzerinden tanımlarsa uzun vadeli stratejik fırsatları değerlendiremez.
Bu nedenle Avrupa Birliği ile ilişkilerin yeniden canlandırılması, Gümrük Birliği'nin güncellenmesi, hukuk devleti ve demokratik kurumların güçlendirilmesi yalnızca bir iç politika veya üyelik tartışması değildir. Bunlar aynı zamanda Türkiye'nin gelecekteki Avrupa düzeninde hangi konumda bulunacağını belirleyecek temel meselelerdir.
Türkiye'nin Avrupa'daki yeri yalnızca coğrafi veya askeri değildir. MS 4. yüzyılda Hunlarla başlayan tarihsel, ekonomik, toplumsal ve kültürel bağlarıyla da Avrupa'nın bir parçasıdır. Bu gerçeğin karşılıklı olarak kabul edilmesi gerekir.
Yeni bir Avrupa, yeni bir Türkiye politikası
Kiev-Washington çatışması kısa vadede Rusya'nın elini güçlendirebilir. Batı ittifakındaki her ayrışma, Moskova'nın pazarlık olanaklarını artırmaktadır. Ancak bu kriz Avrupa'yı daha bütünleşmiş bir savunma politikasına yöneltirse uzun vadede farklı bir güç dengesi ortaya çıkabilir. Türkiye bu değişimi yalnızca izleyen değil, şekillenmesine katkıda bulunan bir ülke olmalıdır.
Bunun yolu ne Washington'a koşulsuz bağlılıktan ne de Avrupa'dan uzaklaşmaktan geçer. Türkiye'nin ihtiyacı; kendi ulusal çıkarlarını korurken Avrupa ile eşitlik temelinde kurumsal iş birliğini geliştiren, öngörülebilir ve ilkeli bir dış politikadır.
Sonuçta Avrupa'nın önündeki soru açıktır: Savunduğu değerlerin arkasında kendi gücüyle durabilecek midir? Türkiye'nin önündeki soru ise en az bunun kadar önemlidir: Avrupa yeni bir güvenlik düzeni kurarken Türkiye bu düzenin karar vericilerinden biri mi olacak, yoksa yalnızca ihtiyaç duyulduğunda başvurulan bir askeri ortak olarak mı kalacaktır? Bugün verilecek siyasi kararlar, yarının Avrupa'sında Türkiye'nin yerini belirleyecektir.
Avrupa Amerika'dan uzaklaşırken Türkiye nereye?
Avrupa Amerika'dan uzaklaşırken Türkiye nereye?
Paylaş: