.
Ekonomik Göstergeler
Dolar
29.84 ₺
Euro
32.45 ₺
GBP
1.124 ₺
JPY
7.842
Ana Sayfa
Gündem
Spor
Köşe Yazıları
Podcast

Türkiye-Azerbaycan gerilimi: “Bir millet, iki devlet” kardeşliği bir krizle sarsılır mı?

Okuma Süresi: 8 Dakika
Toplam Okunma: hesaplanıyor...
Türkiye-Azerbaycan gerilimi: “Bir millet, iki devlet” kardeşliği bir krizle sarsılır mı?
Türkiye-Azerbaycan gerilimi: “Bir millet, iki devlet” kardeşliği bir krizle sarsılır mı?
Paylaş:
SELİN TEKİN
Başörtüsü tartışması Ankara–Bakü hattında beklenmedik bir gerilime yol açtı. Azerbaycan’ın yüz yılı aşan laiklik geleneği, İran’ın dini nüfuz arayışları, İsrail’le stratejik ilişkileri ve Türkiye’nin Karabağ zaferindeki katkıları yeniden tartışılıyor. Peki kardeş ülkeler arasındaki görüş ayrılıkları kamuoyu önünde mi, diplomasi masasında mı çözülmeli? Şuşa Beyannamesi, Trump Koridoru ve Hazar üzerinden Orta Asya’ya açılan yeni bağlantılar, iki ülkeyi daha güçlü bir geleceğe taşıyabilir mi?
Gözlem Gazetesi köşe yazarı, eski Türk diplomatı, uluslararası enerji ve jeopolitik stratejisti, London Energy Club Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Öğütçü, Ankara ile Bakü arasındaki son gerilimi ve ilişkilerin geleceğini değerlendirdi.
Öğütçü’ye göre Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik, mevcut liderlerin ve hükümetlerin çok ötesinde tarihsel bir derinliğe sahip. Ancak bu kardeşliği korumanın yolu, her konuda aynı düşünmekten değil, farklılıkları karşılıklı saygıyla ve diplomatik olgunlukla yönetmekten geçiyor.

“Kardeşlik, her konuda aynı düşünmek değildir”

Gözlem: Azerbaycan’daki başörtüsü tartışması Ankara ile Bakü arasındaki kardeşliği gerçekten sarsabilir mi?
Kalıcı bir kopuş beklemiyorum. Bu gerilimi önemsiz bir siyasi atışma olarak da görmemeliyiz. İki ülkenin ilişkilerinde zaman zaman üzeri örtülen bazı farklılıkları görünür hale getirdi.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki bağlar yalnızca bugünkü cumhurbaşkanlarının dostluğuna veya hükümetlerin siyasi tercihlerine dayanmıyor. Ortak tarih, dil, kültür, aile bağları, güvenlik çıkarları ve ekonomik ortaklıklarla beslenen çok daha köklü bir ilişkiden söz ediyoruz.
Ankara’nın Bakü’ye, Bakü’nün Ankara’ya ihtiyacı var. Gelecekte bu ihtiyaç daha da artacak. Fakat birbirimize ihtiyaç duymamız, her konuda aynı düşünmemizi gerektirmiyor.
Azerbaycan’ın tarihsel tecrübesi, laiklik anlayışı ve İran, İsrail, Rusya gibi ülkelerle ilişkilerinde gözettiği dengeler Türkiye’ninkinden farklı. Bunlara saygı duymalıyız. Bakü de Türkiye’nin tarihsel hassasiyetlerini, Karabağ’daki katkılarını ve stratejik önemini küçümsememeli.
“Bir millet, iki devlet” demek, iki ayrı devlet aklının varlığını da kabul etmek demektir.  Azerbaycan’ın laikliği Türkiye’nin iç siyasi tartışmalarıyla açıklanamaz.

Gözlem: Azerbaycan’ın laiklik ve başörtüsü konusundaki hassasiyetlerinin arkasında ne yatıyor?
Öncelikle Azerbaycan’ı Türkiye’nin siyasi ve toplumsal tecrübeleri üzerinden okumaktan vazgeçmeliyiz. Aynı dili konuşuyoruz ama aynı tarihsel süreçlerden geçmedik. Azerbaycan’ın laiklik geleneği sanıldığından çok daha köklüdür. 1918’de kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, Müslüman çoğunluklu dünyadaki ilk parlamenter cumhuriyetlerden biri olarak tarihe geçti. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı 1918’de tanındı. Bu, pek çok Avrupa ülkesinden önce gerçekleşmiş önemli bir adımdı. 1901’de Bakü’de Müslüman kız çocuklarına yönelik öncü bir laik okul açılmıştı. Petrol zengini hayırsever Hacı Zeynelabidin Tağıyev’in desteğiyle kurulan bu okul, Azerbaycan modernleşmesinin güçlü sembollerinden biriydi.
Bir başka çarpıcı örnek de Bakü’deki Azad Kadın heykelidir. 1960’ta dikilen ve örtüsünü çıkaran bir kadını tasvir eden bu anıt, Sovyet döneminin kadınların özgürleşmesine ilişkin resmi anlayışını simgeler. Bugün de Azerbaycan’ın modernleşme tarihinin dikkat çekici sembollerinden biridir. Elbette kadınların özgürlüğünü yalnızca başörtüsünü çıkarmakla özdeşleştirmek doğru olmaz. Gerçek özgürlük, kadının kendi tercihlerini baskı görmeden yapabilmesidir.
Ama bu tarihsel örnekler bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Azerbaycan’da laiklik, Türkiye’den ithal edilmiş yeni bir düşünce değil; kendi modernleşme tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır. Azerbaycan toplumunda dinî kimlik güçlü olmakla birlikte, dinin günlük siyasi hayatı belirleme biçimi Türkiye’den farklı gelişmiştir. Sünni-Şii ayrımı da birçok başka ülkede görüldüğü ölçüde siyasi kutuplaşmanın merkezine yerleşmemiştir. Bu farklılıkları anlamadan Bakü’nün hassasiyetlerini değerlendiremeyiz.

“Azerbaycan’ın din politikasını anlamak”

Gözlem: İran’ın Azerbaycan’ın laiklik anlayışı üzerindeki etkisi nedir?
Çok önemli. Hatta meselenin temel boyutlarından biri. İran faktörünü hesaba katmadan Azerbaycan’ın din politikasını anlayamayız. Azerbaycan, nüfusunun önemli bir bölümü Şii Müslüman olan, ancak anayasal olarak laik bir cumhuriyet. Güney komşusu İran ise Şii dini otoriteyi siyasi sisteminin merkezine yerleştirmiş bir devlet. Bu iki model arasındaki farklılık yalnızca dini değil, aynı zamanda jeopolitik.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra İran, Azerbaycan’daki dini çevrelerle ilişkilerini geliştirmeye çalıştı. Bakü ise İran bağlantılı bazı dini ve siyasi yapılanmaların zamanla dış nüfuz araçlarına dönüşebileceğinden kaygı duydu. Azerbaycan yönetimi, İran’daki dini otoritelerin kendi vatandaşları üzerinde siyasi meşruiyet kaynağı hâline gelmesini istemiyor.
Bu kaygıların güvenlik boyutunu küçümseyemeyiz. İran ile Azerbaycan arasında yalnızca mezhep yakınlığı değil, tarih, sınırlar, etnik bağlar, güvenlik ve bölgesel nüfuz meseleleri de bulunuyor. Ancak burada iki şeyi birbirinden ayırmalıyız: Dış kaynaklı siyasi müdahaleyi önlemek başka, vatandaşların din ve vicdan özgürlüğünü sınırlamak başka.
Devlet, laik düzenini korurken vatandaşlarının temel haklarını da güvence altına almalı. Türkiye’nin kendi başörtüsü tecrübesi bize bunun ne kadar hassas olduğunu gösterdi. Yıllarca kadınların eğitim hakkı ve kamu hayatına katılımı üzerinde ciddi tartışmalar yaşandı. Benim ilkem açık: Devlet kimseyi başörtüsü takmaya da çıkarmaya da zorlamamalı. Bakü’nün güvenlik hassasiyetlerini anlayalım. Ancak bireysel özgürlüklerin korunmasını da aynı kararlılıkla savunalım.
Gözlem: Ankara ve Bakü arasındaki siyasi açıklamalar neden bu kadar sertleşti? Sizce nasıl yönetilmeliydi?
İşte benim üzerinde özellikle durmak istediğim konu bu. Kırk yılı aşkın diplomasi, uluslararası kuruluşlar ve iş dünyası tecrübem bana bir şey öğretti: Dost ülkeler arasında her doğru sözün kamuoyu önünde söylenmesi gerekmez. Bazen ne söylediğiniz kadar, nerede, nasıl ve kimin önünde söylediğiniz de önemlidir.
Azerbaycan’ın dini politikalarıyla ilgili Ankara’nın bir rahatsızlığı varsa bunu Cumhurbaşkanlığı, Dışişleri Bakanlığı, büyükelçilikler veya diğer siyasi kanallardan açıkça iletebilir. Gerektiğinde liderler doğrudan telefonla görüşür, özel temsilciler devreye girer. Ama bunu kamuoyu önünde, karşı tarafın liderini kendi halkına hesap vermek zorunda bırakacak şekilde yapmak başka bir şeydir.
Çünkü bir lideri kendi kamuoyu önünde köşeye sıkıştırırsanız, bazen uzlaşmak istese bile geri adım atamaz. Siyasi itibarı, egemenlik algısı ve iç kamuoyu baskısı devreye girer. Sonra küçük bir anlaşmazlık büyür, milliyetçi tepkiler yükselir, medya tartışmayı sertleştirir. Başlangıçta kolaylıkla çözülebilecek bir mesele, iki ülkenin itibar mücadelesine dönüşür. Diplomasinin temel meziyetlerinden biri, karşı tarafa onurunu koruyarak geri adım atabileceği bir alan bırakmaktır. Bu ilke Ankara için de Bakü için de geçerli. Elbette dostlarımızı eleştirebiliriz. Gerektiğinde çok açık konuşmalıyız. Ama önce kapalı kapılar ardında, samimiyetle ve sonuç almaya odaklanarak konuşmak gerekir.
İnsan haklarıyla ilgili ciddi bir sorun varsa kamuoyu önünde ilkeli bir tutum almak da meşru olabilir. Fakat kamuoyu önündeki açıklamalarla sessiz diplomasi arasında doğru dengeyi kurmak gerekir. Kardeş ülkenin liderini kendi kamuoyu önünde küçük düşürmek kimseye zafer kazandırmaz. Çoğu zaman yalnızca krizi derinleştirir. Diplomasi, haklı çıkma yarışı değildir; ilişkiyi koruyarak sonuç alma sanatıdır.

“Karabağ zaferi”

Gözlem: İlham Aliyev’in sert açıklamalarını nasıl yorumluyorsunuz? Özellikle satın alınan silahların bedellerinin ödendiğini vurgulaması Ankara’ya mesaj mıydı?
Aliyev’in açıklamalarında Azerbaycan’ın egemenliğini ve bağımsız karar alma kapasitesini vurgulama ihtiyacını görüyorum. Silahların bedellerinin ödendiğine ilişkin sözleri de bu çerçevede değerlendirebiliriz. Ancak bunları doğrudan ve yalnızca Türkiye’ye yöneltilmiş bir suçlama olarak okumakta ihtiyatlı olmalıyız.
Karabağ zaferinin sahibi Azerbaycan’dır. Savaşan, hayatını kaybeden, fedakârlık yapan Azerbaycan askerleridir. Bu tarihsel gerçeği kimse gölgeleyemez. Fakat Türkiye’nin desteği de yalnızca silah satışından ibaret değildi. Türk Silahlı Kuvvetleri ile Azerbaycan ordusu arasında yıllara yayılan eğitim, tatbikat, askerî doktrin ve kapasite geliştirme iş birliği vardı. Türkiye’nin siyasi ve diplomatik desteği, savaş sırasında üçüncü tarafların hesaplarını etkileyen önemli bir caydırıcılık unsuru oluşturdu.
Ankara’nın açık desteği olmadan aynı sonucun aynı hızla ve aynı koşullarda elde edilmesi daha güç olabilirdi. Silahın faturasını ödemek başka, stratejik güven, askerî kapasite ve diplomatik caydırıcılık inşa etmek başka şeydir. Ama bu katkıları bir alacak-verecek hesabına dönüştürmek iki ülkeye de yakışmaz. Azerbaycan’ın zaferine saygı duymalı, Türkiye’nin katkısını da hakkaniyetle değerlendirmeliyiz. Gerçek dostlukta yapılan iyilik sürekli hatırlatılmaz; alınan destek de unutulmaz.

“İsrail ile ilişkiler”

Gözlem: Azerbaycan’ın İsrail’le özel ilişkileri de Ankara’da eleştiriliyor. Bakü bu konuda neden hassas?
İsrail konusunda farklı düşünüyoruz, ama Azerbaycan’ın güvenlik hesaplarını anlamalıyız.
Çünkü İsrail, Azerbaycan için sıradan bir dış politika ortağı değil. Savunma teknolojileri, insansız sistemler, istihbarat ve enerji alanlarında uzun yıllara dayanan iş birliği var. İsrail menşeli askerî teknolojiler Karabağ savaşında Azerbaycan’ın kullandığı kapasitenin önemli parçalarından biriydi. İsrail, Azerbaycan açısından İran karşısındaki güvenlik hesaplarında da önemli bir aktör.
Türkiye’nin İsrail’e yaklaşımı ise özellikle Gazze nedeniyle çok farklı. Ankara’nın güçlü siyasi ve insani itirazları var. Ancak Türkiye’nin İsrail’le yaşadığı sorunların Azerbaycan’ın bütün dış politika tercihlerini belirlemesini bekleyemeyiz. Aynı şekilde Bakü de Türkiye’nin Filistin meselesindeki hassasiyetlerini küçümsememeli. İki ülke arasında İsrail ve İran konusunda düzenli stratejik istişare mekanizmaları oluşturulması yararlı olur. Dostluk, birbirimizin bütün ortaklarını benimsemek değildir. Önemli olan, neden farklı stratejik tercihler yaptığımızı anlayabilmektir.

“Şuşa Beyannamesi polemiklerin üzerinde tutulmalı”

Gözlem: Şuşa Beyannamesi bu ilişkide nasıl bir güvence sağlıyor?
Şuşa Beyannamesi (15.06.2021), Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkileri müttefiklik düzeyine taşıyan tarihsel bir belge. Savunma, güvenlik, askerî eğitim, tehditler karşısında istişare ve ortak tedbirlerin değerlendirilmesi bakımından kurumsal bir çerçeve oluşturuyor. Bu belgeyi NATO’nun otomatik kolektif savunma yükümlülüğüyle birebir eşitlemek doğru olmaz. Ancak güçlü bir siyasi ve askerî caydırıcılık mesajı taşıdığı açık.
Bundan sonra Şuşa Beyannamesi’ni daha da işlevsel hâle getirmeliyiz. Ortak tatbikatlar, savunma teknolojileri, hava savunması, siber güvenlik, istihbarat paylaşımı ve kriz yönetimi alanlarında iş birliği güçlendirilmeli. Hatta ben Şuşa Beyannamesi çerçevesinde düzenli toplanan, siyasi ve askerî temsilcilerin yanı sıra ekonomi ve enerji kurumlarını da kapsayan üst düzey bir stratejik koordinasyon mekanizması kurulmasını öneriyorum. Günlük siyasi polemiklerin, uzun yıllar boyunca inşa edilen güvenlik ortaklığını aşındırmasına izin vermemeliyiz.

“Trump Koridoru”

Gözlem: Trump Koridoru, yani Zengezur üzerinden açılması planlanan bağlantı, Türkiye ve Azerbaycan için ne anlama geliyor?
Önümüzdeki dönemin en önemli jeoekonomik gelişmelerinden biri olabilir. Trump Route for International Peace and Prosperity, kısaca TRIPP, Azerbaycan’ın ana topraklarıyla Nahçıvan arasında Ermenistan üzerinden yeni bir ulaşım bağlantısı oluşturmayı hedefliyor. Bu bağlantı Türkiye’ye uzandığında Güney Kafkasya’nın ticaret ve ulaştırma haritasını değiştirme potansiyeli taşıyor. Ama meseleyi yalnızca Nahçıvan’a ulaşım olarak görmemeliyiz. Doğru planlanırsa Türkiye’yi Azerbaycan üzerinden Hazar’a, oradan Kazakistan, Türkmenistan ve diğer Orta Asya ülkelerine bağlayan daha geniş bir jeoekonomik ağın parçası olabilir.
Demiryolları, karayolları, elektrik iletim hatları, dijital altyapı ve lojistik merkezleri birlikte düşünülmeli. Bununla birlikte Ermenistan’ın egemenliğine tam saygı gösterilmesi şart. Ermenistan da bu bağlantıdan ekonomik gelir, yatırım, istihdam ve bölgesel entegrasyon bakımından kazanç sağlamalı. Bir barış koridoru, yalnızca bir tarafın kazandığı güzergâh değil, bütün tarafların açık kalmasında çıkar gördüğü ekonomik bir damar olmalıdır.

“ABD’nin ilgisi artıyor”

Gözlem: ABD’nin bu projeye sahip çıkması Güney Kafkasya’daki güç dengelerini nasıl etkiler?
Washington’un bölgeye ilgisinin daha somut bir ekonomik ve stratejik boyut kazandığını gösteriyor. ABD, Güney Kafkasya’yı yalnızca Rusya’yla rekabet veya İran’ı dengeleme açısından değerlendirmiyor. Orta Asya’nın kritik minerallerine, enerji kaynaklarına, ticaret güzergahlarına ve Avrupa-Asya bağlantılarına erişim açısından da önemsiyor.
TRIPP’nin geliştirilmesine ilişkin Amerikan–Ermeni çerçevesi bu ilginin kurumsallaşmasına işaret ediyor. Ancak bir siyasi çerçevenin oluşturulması, demiryolunun tamamlandığı veya ticaretin başladığı anlamına gelmez. Finansman, güzergâh, güvenlik, sınır işlemleri, işletme modeli ve bölgesel siyasi kabul gibi sorunlar çözülmeli. ABD’nin ilgisi artarken Rusya ve İran’ın kaygıları da büyüyebilir. Türkiye ve Azerbaycan bu projeyi yeni bir jeopolitik cepheleşmenin değil, bölgesel ekonomik bütünleşmenin aracı hâline getirmeye çalışmalı. (Devam edecek)

*********